20 Mart 2012 Salı

'1984' Notları (1)


Olumsuz bir ütopya, var olan ve meydana gelmiş tüm totaliter ve otoriter rejimlerin, baskı ortamlarının en korkunç ve karşı gelinemez olanı... George Orwell’ın efsanevi politik romanı 1984’ün, dünyanın son 100 yılda gördüğü tüm acımasızlık, zulüm ve kısıtlamalara dair açıklamalara sahip olduğu söylenebilir. Düşünmek eyleminin ortadan kaldırıldığı, ‘özgürlük’ ve var olan iktidara karşıt konumda düşünceler meydana getirebilecek sözcüklerin yok edildiği bir “newspeak”, yeni bir dilin üretiminden başlayarak insan olmaya ve içselliğe dair tüm izleri söküp atana dek mücadele eden, en küçük bir zaafiyete mahal bırakmayan bir devlet aygıtı. 1984’ün, son 100 yılda yaşanan olay ve olgular kadar, modern zaman ve bundan sonrası için de söyleyebileceği şeyler mevcut.

Romandaki toplumsal ve politik düzeni ve yaşayışı temel referans olarak ele alarak, benzeşim ve olasılıklar üzerinde durmak uygun görünüyor. Romanda, dünya iki adet savaştan çıkmış; Rusya ve ABD olarak bölünmüş, lakin ardından birbiri ardına meydana gelen atom bombası saldırıları ve ABD’nin Britanya’yı, Rusya’nın tüm Asya’nın kuzeyi ile Türkiye’yi de içine alacak şekilde yutması ve Doğu Asya’nın ortaya çıkması ile yeni bir dünya düzeni meydana gelmiştir. Üç büyük güç haline gelen ve devletlerin savaşmazlığının bir simgesi olarak bırakılan tampon bölgeli durum, devletlerin birbirleri ile sürekli bir savaşta olması gerektiğini dayatır. İç kamuoyunu yönetme ve motive etme eşiği elbette bununla beslenir. Siyaset, ideoloji ve düşünce elbette çoktan ortadan kalkmıştır ama özellikle Okyanusya’da İç Parti, asla en küçük bir açığa dahi tahammül etmez. Bu düzen, savaş algısının büyük oranda içinin boşaltıldığı bir anlayışı da muhteva eder. Toprak kazanmak ve yayılmak gibi anlayışlar üzerine savaş meydana gelmez. Savaş, üretimden arta kalanların, artık ve atıl durumdaki fazlalıkların yok edilmesi için, sadece bu sebepten dolayı var edilen ve elbette bu üç gücün sürekli bir dinamiği halini alan yegane eylem haline dönmüştür. Özellikle yaşanan dünya savaşları, giderek değişen yöntemler ve amaçların yarattığı etki göz önüne alındığında; yazarın, biraz da kişisel ilerigörüşlülüğü ve tahlil yeteneğiyle modern zamanda savaştan anlaşılan algıyı yıllar evvelinde tüm boyutlarıyla yansıttığı söylenebilir. Savaş, devletler, yığınlar sadece tek bir konum ve gerçeklik için vardır: İktidar.

İktidar, 1984 romanında çok önemli bir kavramdır. Gerçekleştirilen tüm eylemlerin, yaratılan tüm dünya ve yaşamsızlık algısının biricik sonucu iktidara sahip olmaktır. Burada, geçmiş totaliter ve otoriterlere yapılan atıflar dikkat çekicidir. Hoşgörüden despotizme örneklenen yönetim biçimlerinde türlü türlü, ufak büyük her çeşit zaaf mevcuttur ve bu zaaflar eninde sonunda o iktidarı yerle bir etmiştir. Ama 1984 İktidarı, düşünce suçlusu olarak tutukladığı ve bir zaman sonra değiştirdiği, adeta mankurtlaştırdığı insanları dahi bir gün kurşuna dizerek infaz edecek ve böylece toz zerresi kadar bir isyan olasılığı bırakmayacaktır. İktidarın, modern zamanda özellikle sansasyon yaratımı, olağandışı gelişmeler sağlama ve olaylara sebep olma yolundan geçtiği göz önüne alınırsa; ne kadar değerli bir güç ve sonsuzluk vaat eden bir araç olduğu maddi yaşamda da izlemlenebilir. En temel örnek olarak seçim kampanyaları bu yolun örnekleri ile doludur. Gerektiğinde, evvelinde sarf edilen sözler değiştirilir, adeta insanlara “böyle değildicilik” oynanır ve kitlelerin temel motivasyonu olan birincil ihtiyaçlar, türlü ve belirsiz amaçlar arasında kaybolur, insanlar da büyük oranda tutunacak bir dal kalmadığı hissi ve görevini yerine getirme düşüncesi ile oylarını malum siyasal iradeye kullanırlar. İktidarın uygulamalarından rahatsızlığın bir periyoda yayıldığı ve süreklilik kazanarak, devamlı bir halde yansıdığı ama buna karşın, iktidarın yine başa gelmesi sürecinin anlık sayılabileceği ve bu kadar kısa zamanda insanları ikna edebilmişliği göz önüne alınırsa; iktidar 1984’teki kadar vahşi olmasa da, güçlü ve zihin çelicidir de. Büyük topluluklara, kalabalıklara ‘yanlış’ geldiği kanaatinde olunan ve buna karşı yükseltilen sesleri ‘pek sık’ duyduğumuza inandığımız rahatsızlıklar; seçim öncesi bir an evvel, üstelik bizzat seçmen tarafından hasıraltı edilmesi gereken şeylermiş gibi öncelik sırasından alınır ve var olan muhalefet hissinden, değişiklik arzusundan feragat edilerek, adeta ‘gerek yok’ denilerek mevcut iktidar meşru kılınır. Bu, büyük oranda hep böyle yaşanmıştır.

Romanın merkezindeki devletin ana ideolojisi ise adeta modern zaman düzeninin bir tezahürü olan Kapitalizm’in aksine Sosyalizm’dir. Özellikle Rusya, Çin ve Kuzey Kore’de uygulanış ve benimseyişi itibariyle bir vakit sonra sona ermeye ve dünyanın geri kalanından izole olmaya mahkûm edilmiş olmasıyla birlikte romanda var edilen bütün bu niteliklerin Kapitalizm’e hiç bulaştırılmadan malum ideolojiye aktarılması ilgi çekicidir. Ingsoc olarak tanımlanan bu ideoloji, kapitalizmin sona erdiği ve proleterlerin yalnızca birer aptallar sürüsü olarak tanımlandığı 1984 yılındaki en adanılası, biricik gerçeklik halini almıştır. İdeolojinin devlet içinde ne kadar var olması gerektiğine ve ilişkisine dair modern zaman, Kapitalizm’den daha öte bir aşamaya geçmiş olan Küreselleşme’yi yaşamaktadır. Küreselleşme, halihazırda büyük oranda iktisadi ve toplumlar arası sınırların sona erdiği bir dünyayı tanımlamaktadır. Üretilen malların, “birey” başlığı altında kitleselleştirildiği ve nefes alan her canlının beğenisinin temelini işgal eden bir hale geldiği görülür. Bu düzen, fikirler ve idealize edilmiş düşünceler için adanmayı da neredeyse tamamıyla sona erdirmiştir. Bulunduğumuz ülkede, yıllarca iyi bir iktidar olmanın temel koşullarından birisi olan ülkenin kurucu partisinin altı temel ilkesi, ülkenin kurucusunun öğretilerine bağlı kalmak olmuşken; bu önceliğin yerini dünya ile entegre olmak, enternasyonal anlamda söz sahibi konumda bulunmak, evrenin kitlesel olarak benimsediği tüm imkân ve beğenilere ulaşmak almıştır. Bu bağlamda iktidarın neye sahip olması gerektiği, hangi kıstaslarla yetkilendirileceği konusundaki anlayış da zamanla paralel olarak yerel ve ulusal bazda değişmiştir. Bir anlamda, maddi bir gerçeklik ve yaşamak için sahip olunması gereken değer olarak paranın, ideoloji demek olduğu söylenebilir. Ama bundan da ötesi, paranın yalnızca güce ulaşmak ve bu gücün etkili olabilmesi adına kullanılabilmesi için bir araç olduğu; hakim ideolojinin tıpkı 1984’teki gibi “iktidar” ve bu gerçekliğe sahip olma güdüsü olduğu ifade edilebilir.

Tele ekranlar, apayrı bir başlık altında incelenebilir bir yaşamsal denetim aracıdır 1984’te. İnsanın her hareketini, davranışını ölçen, teneke sesli marşlar ve coşkulu zafer haberleri ile insanların motivasyonunu diri tutan, akla gelebilecek her yerde en ummadık köşeden çıkan bir göz, kulak, iktidarın beş duyu organıdır. Bu çerçevede, insanların yüzlerindeki ifadelerin, uykularından beklenmedik bir cümleyi haykırarak uyanışlarının da kontrol altında olduğu ve içerdiği iktidar karşıtı bir söylemin ya da yüzdeki bir ekşime ifadesinin Düşünce Suçu olabildiği bir evrenden söz ediyoruz. Bunların yanında, insanın yaşamında var olan her şeyi barındıran ve buna karşılık gelen bir araç tele ekranlar. Bunun, modern zamandaki örneklemini ilk aşamada sürekli kullandığımız yahut hemen hemen her yerde var olan teknolojik aygıtlar üzerinden gerçekleştirmek mümkün. Fakat bu, düşünüldüğünden çok daha etkili, amacı olumsuz olan ve fark edilir bir konumda adlandırabileceğimiz bir olgu romanda. Yine de, gerçek dünyada ve modern zamandaki anlayışın romandaki disipliner, katı ve taviz vermez bakış açısından daha kurnaz ve sinsi, zaafiyet arayan ve bunu kullanan bir niteliğe sahip olduğunu düşünürsek; daha farklı ve popüler teknolojik gerçekliklerden söz edilmesi gerekebilir.

16 Mart 2012 Cuma

Bir Çaresizliğin Tezahürü: "Bizim Büyük Çaresizliğimiz"


Bir çaresizliğin, orta yaşa erişmiş iki adamın yaşamını derinden etkileyen bir genç kadının meydana getirdiği çaresizliğin sürükleyici bir özeti; Bizim Büyük Çaresizliğimiz. Yazar Barış Bıçakçı’nın romanı, ardından yönetmen Seyfi Teoman’ın sinemaya uyarladığı eser; her şeyden evvel Ankara’da yaşamak hissi ve kente özgü durumlar, mekanlar, duygusal kararsızlıklar, toplumsal baskının hissettirdikleri ve bütün bunlardan da öte tanımlanamaz bir arkadaşlık ilişkisini ele alıyor. Eserin ana karakterleri, birbirleri ile yaşayan iki yakın arkadaş Ender ile Çetin ve fakülteyi bitirene kadar yanlarında kalması için ağabeyi tarafından kendilerine emanet edilen Nihal.

Roman, Ender’in ağzından ve onun Çetin ile olan ilişkilerini, geçmişte yaşananları, ardından Nihal’in yaşamlarına dahil oluş süreci ve sonrasını yorumlaması ile ilerliyor. Çeviri işi ile uğraşan ve bu sebeple yoğunlukla evde bulunan Ender’in entelektüel, tüm ilişkilerinde kırılganlık taşıyacak kadar hassas olduğu, gerek anlatımı ve gerek yaşadıklarından okunabiliyor. Buna karşın Çetin, Ender’in taban tabana zıttı. Ender’in aksine, kadınlarla ilişkilerinde cinselliği ön planda bulunduran ve bu sebeple Ender tarafından “direkt olarak sonuca gitmek” ile itham edilen, olabildiğince rahat bir insan. Ama yıllar önce anne ve babasını kaybedişi, çocukken ağabeyinin kendisine bakması ve devamındaki yıllar; Çetin’in içinde de, dış dünyaya karşı pek yansıtmadığı hassas bir ruhsallığın varlığı bulunduğu inancını kuvvetlendiriyor. Çetin’in İstanbul yılları, Ender’in hep Ankara’da bulunuşu da, belki hayatı yaşayış biçimi ve duygusallık açısından ikisini ayıran en belirleyici ölçüt. Çocukluklarından bu yana bir şekilde birbirleri ile olan, aynı yerde bulunamasa da iletişmeyi sürdüren iki adam, yıllar sonra ‘diledikleri gibi rahat bir yaşam’ geçirmek heyecanı ile, hayallerini gerçekleştirmeye başladıkları hissini duydukları anda, hiç beklemedikleri bir biçimde Nihal, hayatlarına dahil oluverir.

Kitap, Ender ve Çetin’in, Nihal’in anne ve babasının cesetlerini morgda teşhis etmeleri ile başlar. Fikret de kaza sırasında yanlarındadır ama yaralı bir biçimde kurtulur. Bu, bilhassa Çetin’e yıllar öncesini anımsatan olayın ardından Amerika Birleşik Devletleri’ne dönmek zorunda olan Fikret, Nihal’i, Ankara’da tanıdığı ve güvenebileceği tek yakınları olan Ender ve Çetin’e emanet eder ve böylece günler ilerler. Nihal’in davranışları, yaşayışı, konuşmaları ve kelime seçimlerindeki gelgitler, duygusal karmaşıklıklar; bütün bu süreç boyunca, özellikle anlatıcı Ender’in ağzından tam bir kararsızlık nedeni ve Nihal’e gösterilen davranışlarda çekingenlik olarak ifade edilir. İlk anlarda odasından dışarı adımını atmayan, nihayet bir gece sırılsıklam ve sarhoş biçimde, arkadaşlarının kolları arasında eve taşınan Nihal ile Ender-Çetin ilişkisi, o gecenin ardından farklı bir boyuta ulaşır. Beklenmedik talepler, yakınlık kurma halleri ve devamında Nihal’in bazen Ender, bazen Çetin’le olan yakınlaşmaları; iki arkadaşta da bir duygusal gereksinimi eşelemeye başlar aşama aşama. Kitabın sonlarına doğru ise Ender’in ifade ettiği, Nihal’in aslında o sıralar erkek arkadaşıyla arasının bozulmasından ötürü, duygusal bir boşluk sonucu kendilerine yaklaşması ihtimali iç burkar.

Roman, tam da ortalık güllük gülistanlık gibi görünürken bir anda Nihal’in yaşamındaki ani bir gelişme ile okuyucunun beklediği gerilim ortamını tesis eder. Nihayetinde ise vakit tamam olur ve bir dizi yıpratıcı gelişmenin ardından Nihal, Amerika Birleşik Devletleri’nin yolunu tutar. Ender’in dilinden, anlattığına göre iki yıl sonra, detaylı bir biçimde anlatılan tüm yaşananlar artık şimdiden sonrasına, Çetin ve Ender’in yaşamının öz gerçekliğine ve bir gün “Neden bir tane! On tane alın!” diyen iki ihtiyar olacaklarına dair gelecek tasviriyle sona erer. Demesi şu ki, genç zamanlarını hakkı ile yaşama konusunda sorun yaşayan ya da bunu hissetmeyen her insanın endişe ve bunalımla beklediği orta yaş ve sonrasına dair bu tasvirler, insanı hüzünlendirir.

Duru bir üslup, akıcı ve okuyucuyu bunaltmayan detaylarla bezenmiş eserin bir diğer niteliği, insana Ankara’yı ve kentteki yaşamı, bir ölçüde durağanlığı özendirmesi. Tanıdık ve insanın hayatını çepeçevre sarmış mekanların ve alanların samimiyeti, bütün bu unsurların son derece yaşanmışlık barındıran bir biçimde anlatılması sayesinde okuyucunun gözünde canlanıyor. İstanbul, Ankara’ya nazaran her dönem güzel olarak tanımlanmış, tüm sanatçı, muharrir ve düşün insanlarının esinlendikleri yegane estetik unsuru olmuştur. Lakin, Ankara Kalesi’nin altında serilen şehir manzaralı bir meyhanede içmek, Gençlik Parkı’ndaki dönme dolaba ya da içindeki köprülerden birisine dahi ayrı bir önem addedebilmek, Ankara dışında bir ilçede piknik yapmak gibi eylem ve unsurların lezzeti, İstanbul’da tecrübe edilemeyecek şeylerdir. Bütün bunların ışığında, Ender ve Çetin’in yaşadıkları apartmanın arkasındaki boşlukta yer alan ağaçlar, komşularının en sıradan sese duydukları hassasiyet ile mekanlar adeta dili olan, birşeyler anlatma derdi duyan unsurlar olarak var olmuştur kitapta.

Eserin sinemaya uyarlanmış biçimi, neredeyse pek az “şu detay da olabilirdi” düşüncesini uyandırıyor izleyicide. Romanın bütününden, ince ince seçilmiş ve filmin kurgusuna ustalıkla konumlandırılmış ayrıntılar, romanı okumadan filmi izleyen kişilerde dahi meseleye, karakterlerin ruh hallerine ve şehrin durumuna hakimiyet uyandırırken; oyuncu seçimleri ve performanslar göz dolduruyor. Ender’i İlker Aksum, Çetin’i Fatih Al ve Nihal’i Güneş Sayın oynuyor. Üçü de, romanı okuma safhasında okuyucunun zihninde canlandırdığı görüntülere cuk diye oturuyor. Öte yandan romanda bulunmayan ama Çetin ve Ender’in arkadaşlığının boyutunu, rahatlıklarını yansıtabilmek adına filme küfür diyalogları eklenmesi kesinlikle hoş. Yine romanda detaylı biçimde aktarılan herhangi bir mekan önünde bulunuş, geçiş gibi durumlar da, hakkı verilerek yansıtılıyor beyaz perdeye. Önce romanı okumak, ardından da sinema uyarlamasını izlemek farklı bir deneyim. İlk hissedilen “romanda yaratılan hayal dünyasına yaklaşamadı” düşüncesi olsa da; film sona ererken o “veda” hali, Çetin ve Ender’in yaşamlarının “şimdiden sonrası” ve ekranın kararmasının ardından çalan Sakin’in “Hamur İşleri” şarkısı bu düşünceyi öteliyor. Bizim Büyük Çaresizliğimiz; önce okunası, sonra izleyip, karşında durulası.