16 Mart 2012 Cuma

Bir Çaresizliğin Tezahürü: "Bizim Büyük Çaresizliğimiz"


Bir çaresizliğin, orta yaşa erişmiş iki adamın yaşamını derinden etkileyen bir genç kadının meydana getirdiği çaresizliğin sürükleyici bir özeti; Bizim Büyük Çaresizliğimiz. Yazar Barış Bıçakçı’nın romanı, ardından yönetmen Seyfi Teoman’ın sinemaya uyarladığı eser; her şeyden evvel Ankara’da yaşamak hissi ve kente özgü durumlar, mekanlar, duygusal kararsızlıklar, toplumsal baskının hissettirdikleri ve bütün bunlardan da öte tanımlanamaz bir arkadaşlık ilişkisini ele alıyor. Eserin ana karakterleri, birbirleri ile yaşayan iki yakın arkadaş Ender ile Çetin ve fakülteyi bitirene kadar yanlarında kalması için ağabeyi tarafından kendilerine emanet edilen Nihal.

Roman, Ender’in ağzından ve onun Çetin ile olan ilişkilerini, geçmişte yaşananları, ardından Nihal’in yaşamlarına dahil oluş süreci ve sonrasını yorumlaması ile ilerliyor. Çeviri işi ile uğraşan ve bu sebeple yoğunlukla evde bulunan Ender’in entelektüel, tüm ilişkilerinde kırılganlık taşıyacak kadar hassas olduğu, gerek anlatımı ve gerek yaşadıklarından okunabiliyor. Buna karşın Çetin, Ender’in taban tabana zıttı. Ender’in aksine, kadınlarla ilişkilerinde cinselliği ön planda bulunduran ve bu sebeple Ender tarafından “direkt olarak sonuca gitmek” ile itham edilen, olabildiğince rahat bir insan. Ama yıllar önce anne ve babasını kaybedişi, çocukken ağabeyinin kendisine bakması ve devamındaki yıllar; Çetin’in içinde de, dış dünyaya karşı pek yansıtmadığı hassas bir ruhsallığın varlığı bulunduğu inancını kuvvetlendiriyor. Çetin’in İstanbul yılları, Ender’in hep Ankara’da bulunuşu da, belki hayatı yaşayış biçimi ve duygusallık açısından ikisini ayıran en belirleyici ölçüt. Çocukluklarından bu yana bir şekilde birbirleri ile olan, aynı yerde bulunamasa da iletişmeyi sürdüren iki adam, yıllar sonra ‘diledikleri gibi rahat bir yaşam’ geçirmek heyecanı ile, hayallerini gerçekleştirmeye başladıkları hissini duydukları anda, hiç beklemedikleri bir biçimde Nihal, hayatlarına dahil oluverir.

Kitap, Ender ve Çetin’in, Nihal’in anne ve babasının cesetlerini morgda teşhis etmeleri ile başlar. Fikret de kaza sırasında yanlarındadır ama yaralı bir biçimde kurtulur. Bu, bilhassa Çetin’e yıllar öncesini anımsatan olayın ardından Amerika Birleşik Devletleri’ne dönmek zorunda olan Fikret, Nihal’i, Ankara’da tanıdığı ve güvenebileceği tek yakınları olan Ender ve Çetin’e emanet eder ve böylece günler ilerler. Nihal’in davranışları, yaşayışı, konuşmaları ve kelime seçimlerindeki gelgitler, duygusal karmaşıklıklar; bütün bu süreç boyunca, özellikle anlatıcı Ender’in ağzından tam bir kararsızlık nedeni ve Nihal’e gösterilen davranışlarda çekingenlik olarak ifade edilir. İlk anlarda odasından dışarı adımını atmayan, nihayet bir gece sırılsıklam ve sarhoş biçimde, arkadaşlarının kolları arasında eve taşınan Nihal ile Ender-Çetin ilişkisi, o gecenin ardından farklı bir boyuta ulaşır. Beklenmedik talepler, yakınlık kurma halleri ve devamında Nihal’in bazen Ender, bazen Çetin’le olan yakınlaşmaları; iki arkadaşta da bir duygusal gereksinimi eşelemeye başlar aşama aşama. Kitabın sonlarına doğru ise Ender’in ifade ettiği, Nihal’in aslında o sıralar erkek arkadaşıyla arasının bozulmasından ötürü, duygusal bir boşluk sonucu kendilerine yaklaşması ihtimali iç burkar.

Roman, tam da ortalık güllük gülistanlık gibi görünürken bir anda Nihal’in yaşamındaki ani bir gelişme ile okuyucunun beklediği gerilim ortamını tesis eder. Nihayetinde ise vakit tamam olur ve bir dizi yıpratıcı gelişmenin ardından Nihal, Amerika Birleşik Devletleri’nin yolunu tutar. Ender’in dilinden, anlattığına göre iki yıl sonra, detaylı bir biçimde anlatılan tüm yaşananlar artık şimdiden sonrasına, Çetin ve Ender’in yaşamının öz gerçekliğine ve bir gün “Neden bir tane! On tane alın!” diyen iki ihtiyar olacaklarına dair gelecek tasviriyle sona erer. Demesi şu ki, genç zamanlarını hakkı ile yaşama konusunda sorun yaşayan ya da bunu hissetmeyen her insanın endişe ve bunalımla beklediği orta yaş ve sonrasına dair bu tasvirler, insanı hüzünlendirir.

Duru bir üslup, akıcı ve okuyucuyu bunaltmayan detaylarla bezenmiş eserin bir diğer niteliği, insana Ankara’yı ve kentteki yaşamı, bir ölçüde durağanlığı özendirmesi. Tanıdık ve insanın hayatını çepeçevre sarmış mekanların ve alanların samimiyeti, bütün bu unsurların son derece yaşanmışlık barındıran bir biçimde anlatılması sayesinde okuyucunun gözünde canlanıyor. İstanbul, Ankara’ya nazaran her dönem güzel olarak tanımlanmış, tüm sanatçı, muharrir ve düşün insanlarının esinlendikleri yegane estetik unsuru olmuştur. Lakin, Ankara Kalesi’nin altında serilen şehir manzaralı bir meyhanede içmek, Gençlik Parkı’ndaki dönme dolaba ya da içindeki köprülerden birisine dahi ayrı bir önem addedebilmek, Ankara dışında bir ilçede piknik yapmak gibi eylem ve unsurların lezzeti, İstanbul’da tecrübe edilemeyecek şeylerdir. Bütün bunların ışığında, Ender ve Çetin’in yaşadıkları apartmanın arkasındaki boşlukta yer alan ağaçlar, komşularının en sıradan sese duydukları hassasiyet ile mekanlar adeta dili olan, birşeyler anlatma derdi duyan unsurlar olarak var olmuştur kitapta.

Eserin sinemaya uyarlanmış biçimi, neredeyse pek az “şu detay da olabilirdi” düşüncesini uyandırıyor izleyicide. Romanın bütününden, ince ince seçilmiş ve filmin kurgusuna ustalıkla konumlandırılmış ayrıntılar, romanı okumadan filmi izleyen kişilerde dahi meseleye, karakterlerin ruh hallerine ve şehrin durumuna hakimiyet uyandırırken; oyuncu seçimleri ve performanslar göz dolduruyor. Ender’i İlker Aksum, Çetin’i Fatih Al ve Nihal’i Güneş Sayın oynuyor. Üçü de, romanı okuma safhasında okuyucunun zihninde canlandırdığı görüntülere cuk diye oturuyor. Öte yandan romanda bulunmayan ama Çetin ve Ender’in arkadaşlığının boyutunu, rahatlıklarını yansıtabilmek adına filme küfür diyalogları eklenmesi kesinlikle hoş. Yine romanda detaylı biçimde aktarılan herhangi bir mekan önünde bulunuş, geçiş gibi durumlar da, hakkı verilerek yansıtılıyor beyaz perdeye. Önce romanı okumak, ardından da sinema uyarlamasını izlemek farklı bir deneyim. İlk hissedilen “romanda yaratılan hayal dünyasına yaklaşamadı” düşüncesi olsa da; film sona ererken o “veda” hali, Çetin ve Ender’in yaşamlarının “şimdiden sonrası” ve ekranın kararmasının ardından çalan Sakin’in “Hamur İşleri” şarkısı bu düşünceyi öteliyor. Bizim Büyük Çaresizliğimiz; önce okunası, sonra izleyip, karşında durulası.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder