
Fotoğraf: bianet.org
Özellikle son birkaç yıldır hukuksal anlamda gittikçe mesafe kazanan Emek Sineması’nı yok etme girişimleri artık son aşamasına geldi. Gün itibariyle projeyi yürüten şirketin büyük hissedarı ve yöneticisi artık yeni bir projenin söz konusu olamayacağını ve siyasetçilerin yaptıkları tüm “Emek yerinden edilmeyecek” açıklamalarına karşın sinemanın, alışveriş merkezinin (AVM) üst katına yerleştirileceğini ifade etti. Var olan değerlerin birer birer “dönüşüm, değişim” gibi kavramlarla hoyratça yok edildiği ve buna karşılık hukuğun dahi işe yaramadığı bir ortamda ne yapmalı da, gerçek bir tepki ortaya koymalı. Öyle görünüyor ki artık meşru olarak ‘son nokta’ görülen hukuk da talan edenden yana olduğuna göre başka çareler düşünmeli.
Binası, İstanbul’da sayısız değerli eser inşa eden Fransız mimar Alexandre Vallaury tarafından tasarlanan sinema yıllar boyunca yarışmalar, film gösterimleri, festivaller, galalar vd. gibi birçok kıymetli etkinliğe ev sahipliği yaptı. Özellikle Beyoğlu yapılarının karakteristiği olan Barok üslubu, mütevazı emektar çalışanları ve mütevazı biçimiyle hep farklı bir yerde oldu. Lakin artık tarihi değeri olan, yaşanmışlık kokan unsurların değerinin bilinmediği bir düzende sıranın Emek’e de gelmesi, bulunduğu değerli bölgenin kendisini salyalarının suyu akmış biçimde bekleyen sermaye sahiplerinin ilgi alanına girmesi kaçınılmazdı. Beyoğlu’nun öte yakasında Tarlabaşı’nın boşaltılması, İstiklal üzerindeki hakiki “ucube“ Demirören AVM, İstiklal Kitabevi’nin yerinden ayrılmak zorunda bırakılması hep bu doğrultuda gerçekleşen ve gerçekleşmekte olan olaylar. Gelecekte ise, geçmişe ve yakın tarihe şöyle bir göz atıldığında eskisinden tamamen farklı, hiçbir iz kalmayacak bir biçimde deforme olmuş bir İstanbul’u görmek zorunda bırakılacağız gibi.
Peki neler yapıldı ve yapılmakta? Açılan davalar, yıllar süren hukuksal mücadeleler, yürüyüşler, protestolar, sanatçıların ikna çabaları derken isteyenin istediği gibi ilerleyen bir süreç gelişti. Arada bir “Emek yıkılmayacakmış” benzeri demeçler verildi ama bütün bunların laf oyunu, sözcük cambazlığı temelinde söylendiği sonradan anlaşılır oldu. Yapılabilir olan ise şu durumun, Emek’i herkesin ama herkesin sahiplenmesi. Yalnızca sinema izleyenin değil, yalnızca Beyoğlu’nda sinema izleyenin değil; Taksim’e yolu düşen herkesin, İstanbul’da yaşayan herkesin sahiplenmesi gerekiyor. Özellikle de en fazla Taksim’de o sonu gelmez kalabalığın…
Bugüne dek protestolarda ekseriyetle müzisyenleri, sinema ve tiyatro sanatçılarını, yönetmenleri, yazarları, akademisyenleri, entelektüelleri ve bu konuda hassasiyet besleyen bana göre az sayıda kendi halinde insanı gördük. Bu sebeple her ne kadar kişilerin sosyoekonomik boyutu daha önemli gibi olsa da; memleketteki her kültürel olguya, sanatsal yapıta, tarihin süzgecinden bugüne gelen tüm eserlere yapılan müdahalelere gösterilen tepkiler marjinal olarak algılandı ülke insanı tarafından. Mesele ve mücadele tüm kesimler tarafından içselleştirilmedi. Özellikle belki de insanın en çok zoruna gitmesi gereken, İstiklal Caddesi’nin sağlı sollu alışveriş merkezleri (son olarak Demirören AVM), fastfood zincirleri, içinde birkaç saat tüketilen kafelerden ibaret algılanması. Bu, insanların cadde üzerinde yürümektelerken yanlarında gösterilen tepkiye sessiz, umursamaz kalmaları sonucunu doğuruyor. Haksızlığa ve yıkıma karşı duyulan sessizliğin artık ülke insanının iç acıtan bir gerçeği olduğu malum. Ama daha da tehlikelisi insanların kültürel ve sanatsal hassasiyetinin, serbest zaman algısının, “tarihi” sözcüğünden ne anladığının bu denli sığ olması.
Elbette bu, kişilerin kafalarına vura vura değiştirilecek bir durum değil. Bir zihniyet meselesi. Lakin Beyoğlu’na ve bilhassa İstiklal Caddesi’ne aidiyet duyduğunu iddia eden insanların, bu caddenin yaşam damalarından birinin koparılmasına karşı bu denli kayıtsız kalması da hassasiyet taşıyan tüm insanları rahatsız ediyor, yalnız hissettiriyor. Bundan sonra süreç, küçük bir kar tanesinin yuvarlanıp çığ haline gelmesi misali büyüyerek, iç acıtarak devam edecek gibi görünüyor. Lakin şu da var ki, şimdiye kadar kültürel ve sanatsal boyutu önemli olan tarihsel herhangi bir simge sessiz sedasız, “arada bir yerde” ortadan kaldırıldı. Emek Sineması bugün yarattığı toplumsal duyarlılıkla, aşıladığı kültürel, sanatsal ve tarihi bağlılıkla öyle kolay kolay, “bir aralık” ortadan kaldırılamayacak gibi görünmektedir. Sonunda yaşayacağımız Emek’in yaşayacak olması ile “Zafer” de olsa; Emek’in de yitirilen değerler arasına kalması ile “Hüzün” de olsa bu öyle sessiz sedasız gerçekleşmeyecek, çok gürültülü olacak…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder