
Aslında Ane Brun ile tanışmam, kendisini daha önce hiç dinlemediğim bir zamanda Salon’da konser vereceğini duymuş bulunmam ile başladı. Öteden beri duru sesli kadın vokallere ilgi göstermeye ve birer ikişer dinlemeye başlamıştım ve artık sıra Ane Brun’de olmalıydı. Konsere gitmeye karar verdikten yaklaşık 2-3 hafta sonra bileti aldım, şarkılarını dinlemeye başladım ve 25 Kasım’ı beklemeye koyuldum.
Sanki içine Dolores O’Riordan’ın da eklendiği en güzel kadın seslerinden oluşan bir karışımdı kulaklarıma ilk dolan. Gece dinleyebiliyordum, gündüz dinleyebiliyordum. Ne saatlere, ne gökyüzünün rengine, ne hava durumuna sıkıştırabildiğim, tamamen özgür ve rahat hissettiren şarkılarla tanıştım günden güne. Bilhassa İskandinavlar’ın o kendine özgü mütevazılığı, duygusallığı ve sıcaklığı her sözcükte dökülüyordu.
Böylece günler geçti ve tarih 25 Kasım’a dayandı. Haftalardır soğuktan kırılan İstanbul’un bir soğuk akşamı daha, konserden yaklaşık 1 saat önce Salon’daydım ve biraz da erken gelmenin avantajıyla kendisine pek yakın bir yerde konumlandım. Sahneden muntazaman uzun saçlı bir İskandinav abi geçip duruyor, çevremdeki kızlar arasında çok canlar yakıyordu. Hazırlıklar bitmek üzereydi ve insanlar dakikalar sonra rüya gibi anlar yaşayacaklarının kuvvetli inancındalardı sanki. Derken önce çellisti, klavyecisi ve davulcuları derken sahnede giyim anlamında pek mütevazı lakin güzelliği, duruluğu ve büyüleyiciliği anlamında eşsizliğini saklayamayacak bir durumda geldi Ane Brun.

Pek sakin bir giriş yaptı, Changing Of The Seasons ağırlıklı şarkılarla başladı. İlk birkaç şarkı, yalnızca şarkı söyledi ve sanki bir an hiç konuşmayacağını hissettim. Lakin çok geçmeden seyirciyle selamını verdi ve pek sıcak ses tonuyla geldiğinden ötürü ne denli mutlu olduğundan bahsederek başladı konuşmaya. The Puzzle, To Let Myself Go, Humming One Of Your Songs derken bir sakinleştirdi, bir an geldi dansa çekti hepimizi, ama muntazaman sevmek, yarım kalmak ve aşka dair gerçekliklerle doldurdu benliğimizi.
Fakat en çok da gülümsetti, kahkaha attırdı. Dakikalar ilerliyor, şarkılar birbirini izliyordu ve daha da döktü içini, bütün sıcakkanlılığıyla aramızda, gözlerimizin içindeydi sevgili Ane. Aslen Norveçli olup, yaşamının uzun yıllarını İsveç’te geçirdiğinden bahsederken elinde gitarı “Tromsö, Molde ve Türkiye” derken Türkiye’nin artık gitarın dışında kaldığını kahkahalarla izledik. Ve an geldi, “Oh Love”e geçmeden önce “I Won’t Believe”i kendisine, “Go on, believe”i bizlere bıraktı. “Utangaç olmamalısınız. Hem İstanbul burası. Utangaçlık?”

Ane Brun, beklenilen de güzel bir müzik ziyafeti yaşattı bu gece. Beklediğimden de çok şarkı, çok güzel şarkı dinledim. Yoğun ısrarlar karşısında, biraz da tatlı tatlı nazlanarak Big In Japan’ı da söyledi ve bisin ardından duygu yoğunluğu yüksek üç şarkıyla veda etti.
Netice itibariyle en çok da uzun zamandır bir insanı sevmemiş olduğunu hissedebilir insan bu gece yahut bu sesin var olduğu herhangi bir yerde sürekli bulunma isteğini. Ane Brun kalplerde güzel bir iz, kulaklarda huzur ve ruhlarda özlem bırakarak eşsiz bir gece yaşattı Salon izleyicilerine. Rüya gibi bir sesle, rüya gibi bir gece yaşandı. Rüya bitti, herkes uyandı…