15 Nisan 2012 Pazar

Tükenen Duygulara ve İstanbul Ruhuna Ağıt: 'Sevmek Zamanı'


Surete duyulan aşk, zamanın çürüttüğü ilişki biçimleri ve gitgide duyulan korkular, kaygılar. Halil’in bağlılık duyduğu, dostu, ailesi, sevgilisi, her şeyi haline getirdiği kadının resmi koşulsuz bir samimiyetle kucaklıyor kendisini. Cumhuriyet sonrası İstanbul tarihinin en naif, karamsar, siyah-beyaz yaşandığı yılların, 1960’ların ortasında gittikçe bozulan aidiyet ve kimi zaman mutluluk, gerektiğinde hüzün gereksinimi algısına bir tepki boyacı Halil’in, kadının resmine olan aşkı.

Film boyunca işittiğimiz konuşmalara bir fon olarak algılayabileceğimiz sağanak yağmur hali, aynı zamanda şehrin ve gittikçe yiten hassasiyetlerin, değerlerin ardından dökülen göz yaşları gibi. Bir adamın, bir eve gizlice girmesi ve sonunda tüm heyecanı, mahcubiyeti ile resme kavuşmasının anlatılışındaki incelik ve metaforla başlıyor her şey. Film boyunca tecrübe edebileceğimiz gibi, her olay ve durum bir anda yaşanıyor, karşımıza geliyor. Böyle bir akış içerisinde de bir anda evin sahibinin kızı, bir haftasonu gezmesi için şehirden adaya uğruyor. Müziğin varlığı, müziği işitmesi karşısında nedenini merak ederek bir anda kadının yukarı çıkması ve pencerenin ardından kendi suretini izleyen adama bakışı; izleyicinin kadına, adama ve ikisinin arasındaki olasılıklara dair bakış açısını bir anda beklenmedik derecede sonuca hazırlıyor. Lakin Halil’in ne kadar hassas, kırılgan ve melankolik bir adam olduğunu, bu çerçevede hem Meral’i, hem de izleyiciyi zorlayacağını çok defa görüyoruz.


Sinemanın, insanları eğlendirmek için var edilmiş bir sanat dalı olduğu birçok kişice inanılan bir tanımlamadır. Bu çerçevede dramalar da, komediler de, insanı yaşamakta olduğu tekdüze hayattan “ideal olana” sürükleyen kurgular üzerine inşa edilir. Daha çok “durum” kavramının yansıtıldığı sanat icrası kaygısını taşıyan filmler de bir anlamda festivaller yahut bünyesinde var olan bir-iki popüler oyuncu ile izleyiciye o filmi izleme motivasyonunu aşılar. Sevmek Zamanı ise çekildiği dönem anlaşılabilir ve özümsenebilir olmaktan yazık ki çok uzak oldu. Sevmek Zamanı; yaşanılan dünyanın, insan ilişkilerinin ve aşk anlayışının değiştiğine bir ağıt ve bir insana ya da o insanın suretine sığınılmak istemine dair bir anlatım. Ait olmayı ve sadakati değil gerçek hayatta yaşamak, filmde dahi bunun mümkün olamayacağına dair bir karamsarlık söz konusu. Bunu gerek Halil’in her şeyi, eninde sonunda kendi içinde yaşayan halinde; gerek Meral’in nihayetinde “gerçek aşkı” bulması ile kendi hayatını, istemediği bir evliliğe kurban seçişinde; gerekse de Halil’in ustası Mustafa’nın, Meral’in evleneceğini gazetede okuduğu anda yükselen “Kahpe Dünya!” haykırışıyla görebilmek son derece mümkün.

Merhum Metin Erksan'ın, sinema tarihimizde "Yılanların Öcü", "Kuyu" gibi filmler ile ne denli aykırı ve özgün olduğu herkes tarafından bilinmekte. Çekildiği dönemde, alışılagelmedik bir anlayış ve anlatımla bu filmin de maddi yetersizlikler sebebi ile gösterime uzun süre girememiş olması bunu ayrıca kanıtlıyor. Zamanının ötesinde, anlatmak istediği bir şeyler olan ve bunu muhteşem bir senaryo, an ve görüntü bütünleri, mekan seçimi, müzikler ile yansıtmayı başarmış bir ismi ne kadar özlemle ansak az. Oyuncu seçimi konusunda ise, yine zamanının, en azından siyah-beyaz dönemin popüler isimlerinden Sema Özcan'ın karşısında nispeten tiyatrocu kimliği daha ağır basan Müşfik Kenter'in insanı sarsan, hayretler içinde bırakan bir oyunculuk çıkarması filmi izlenebilir kılan önemli niteliklerden birisi. Sema Özcan'ın oyunculuğu ve adeta Müşfik Kenter ile karşılıklı olarak izleyiciye rol yapmıyorlarmış, her şey gerçekmiş gibi hissettirmesi yanında; "resmine aşık olunan kadın" olarak gerçeklik kazandığı duru ve eşsiz güzelliği de gözümüzün önünden gidemiyor.


Çekim teknikleri, görüntü kalitesi ve anların ifade ediliş biçimi, Sevmek Zamanı’na dair söz edilmesi elzem unsurlar arasında. Deniz kenarının, Halil’in tek başına denize doğru uzayan iskelede yürüyüşlerinin, Meral’in meşhur İstanbul siluetine sahip evinde yaşadığı onca acı dolu an olabileceğinin en kusursuzu olarak paylaşılıyor izleyici ile. İç acıtan konuşmalar, kavgalar, kavuşmalar; sonsuz bir ufuk hali ifade eden bu görüntülerde gerçekleşiyor. Öte yandan, filmin malum ayrılık sahnesinin ise bir kemer altında, adeta bir monolog ile sona ermesi ise bütün bu anlardan daha farklı bir yerde. Bu anların yaşandığı kareler apayrı bir inceleme konusu olabilir. Yürüyüşün yönü, sırası, konuşmaya önce kimin başlayacağı ve konuşmayı kimin yönlendireceği gibi unsurların merkezinde o kemerin altı ve filmin ruhu olan sağanak yağmur yaşıyor.

Şehrin insanlarının mutluluğa dair anladıkları ve yaşadıklarının, modern zaman algısına göre aslında ne kadar “basit” ve yorucu olmayan bir düzeyde gerçekleştiği önemli bir durum. Bu; beklenti üzerine beklenti yükleten zamanın, yalnızca gerçekleşmesi mümkün olmayan düşleri devasalaştırdığını ve insanı gittikçe kayboluşa sürüklediğini gösteriyor. Her şeyi bilme gayreti ya da bir şeyi en çok bilen olmaya çalışmak ve sona ermeyecek doyumsuzluk gibi sıkıntılar neticesinde ittirdikçe ilerletebildiğimiz her şeyi bir anda sona erdirip kırsala yerleşmek yahut Halil gibi bir zanaat sahibi olup, kıt kanaat de olsa geçinmek isteği doğuyor içimizde. Elbette şehirde yaşamak, şehirde anlam bulmak insanı alışkanlıklarından koparamadığı gibi, günün birinde iş gereği bulunulan bir yerde, bir resim ne vakittir yoksunluğu duyulan sığınma hissini ve sıcaklığı da vaat ediyor insan ruhuna.

İnsanın sahiplik duygusu, içlerinde kendisinden bağımsız bir biçimde var olan hisleri maddeselliğe yansıtma istemi duygulara ket vuruyor, bunu tekdüze kılıyor. Bu sorunu, insanların giderek bencilleşmesi ve kitleselleşme meselesinin temelinde gizlenen bireycilikle dahi ilişkilendirebiliriz. İnsan hayatının merkezi olabilmekten gittikçe uzaklaştırılan ve gereğinden fazla anlam yüklenen evlilik gibi kavramlara eklemlendirilen aşk olgusunun eksikliği, insanı yaratıcılıktan, hayal kurabilmekten ve bütün bunlarla birlikte iyimserlikten uzak kılıyor. Birey, ne yapmak istediğini bilemez bir biçimde tutunacak bir dal arıyor. Bütün bunların yarattığı eksikliği kapatabilmek içinse çöküşün ve düzensizliğin yoğun şekilde yaşandığı evrenin, insanı sadece “oyalayan” yanlarıyla ilgileniliyor. Sevmek Zamanı, zamanın insanı sevdiği ile anlam bulmaya duyduğu, lakin gizlediği bu ihtiyacını eşeliyor. Bu gereksinimin eşelenmesi de insana, yaşanılan evrendeki en insani gerçek olan bu duygunun, yazık ki ne kadar yüzeyselleştiğini ve sıradanlığa indirgendiğini hatırlatıyor.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder