Sanatın var olmadığı bir dünyanın yavanlığı, tekdüzeliği ve birörnekliğinden bahsetmemek mümkün değil. İnsan hayal gücünün, yaratıcılığının, sistemlere ve kalıplara karşı duruşunun simgesi olan bu kavramın ortaya koyduğu gerçekler insan özgürlüğünün güvencesi ve devamlılığını sağlayan unsurlardır. Devletlere, din ve büyü gibi insanı düşünmekten ve sorgulamaktan alıkoyan kavramlara karşı insan varlığının devamının aracısı olan sanat olgusu, birçok farklı yöntemle kendini gerçekleştirir. En temel duyu organlarında yankılanarak karşılık bulmaya başlayan bu yöntemler, giderek ruha, kalbe ve beyne ulaşarak insan varlığının manasıyla kaynaşır ve anlam kazanır. Yalnızca “rol yapmak” yahut yazılı bir metni temsil etmek olarak algılanmaması gereken, devrim yaratan, barış sağlayan bir işlev de gören tiyatro; sanat dallarının en uzun soluklu ve saygı değer olanlarından birisidir. Türkiye özelinde de kuklacılık, meddahlık ve ortaoyunu ile başlayıp, Batı etkisindeki anlayış ile yeni bir boyut kazanarak varlığını sürdüren tiyatro yazık ki son zamanlarda müthiş bir saldırı ve karalama kampanyasına maruz kalmış vaziyette. Bu bağlamda, ki yargılama konusu bile olmaması gereken bir unsur olarak en fazla yöneltilen eleştiri “müstehcenlik” olgusu.
Ulusal ve yerel düzeyde yaşanan birçok örnek söz konusu. Bu sebeple özellikle canlı olan ve son zamanlarımıza damga vuran üç örnek üzerinden ilerleyerek Türkiye’de tiyatrocuların ve tiyatro sanatının karşı karşıya kaldığı muameleyi anlatmaya çalışacağım. İlk örnek, geçen sene bu zamanlarda Ankara Devlet Tiyatroları’nda sahnelenen “Genç Osman” isimli oyunu izlemekte olan Başbakan’ın kızı Sümeyye Erdoğan’ın, kendisine hakaret edildiği gerekçesiyle salonu, beraberinde adeta bir ordu ile terk etmesi. Söz konusu şahsın şikayet unsuru olarak yorumladığı mesele ise oyunculardan Tolga Tuncer’in, kendisine doğru kaş göz işareti yapmak suretiyle hakarette bulunduğu iddiası. Takip edenler bilir, soruşturma açıldı, deyim yerindeyse kelleler alındı ve sair. Bu, bir anlamda münferit bir rahatsızlık olarak algılanabilir olsa da, aslında devleti ve düşünceleri, beğenileri, yaşayışı dokunulmaz olarak algılanan insanların sanat anlayışından olabildiğince yoksun olduğunu gösteren bir örnek. Söz konusu şahıs, aslında tiyatro, sinema, müzik ve resim gibi uğraşların aslında bir “doğru”yu, hatta tarafsız olanı değil, düpedüz kendi doğrusunu anlatmasını isteyen “çoğunluğun” üyelerinden sadece birisi. Milli ve ahlaki değerler olarak adlandırılan yazısız yasanın uygulayıcı ve inancılarından birisi, ayrıca üzerinde devletin başındaki kişinin kızı olmak gibi sorgulanamaz bir zırh söz konusu.
Tiyatro sanatının ve algısının ne denli ötekileştirildiği bir ülkede yaşadığımızı düşünürsek aslında iki tarafın da reaksiyonu son derece olağan: “Sorgulanamaz izleyici” en başta, inandığı değerler ile örtüşmeyen oyundan hazzetmiyor, bu hissiyatın yarattığı gerginlik sonucu olarak da sanatçının küçük bir jesti karşılığında “tepkisini” ortaya koyuyor. Öte yandan sanatçı, Türkiye’de hakiki manada “tiyatro” icra etme kaygısı bulunan, sistemlere ve değerlere eleştirel bakan özgür bir beyin olarak mücadelesini böyle yansıtmak istiyor, göz göze geldiği kişi “sorgulanamaz” bir konumda da olsa jestini göstermekten geri durmuyor. Bu bir nev’i “kazanan-kaybeden” biçimine indirgenebilecek bir ilişki. İki uç da kendisini kazanan, karşısındakini kaybeden olarak görmekte. Devlet, varlığını ve devamlılığını sorgulayan, eleştirel davranan ve yaşayan sanatı olabildiğince yontmaya, köşelileştirmeye çalışır ve bu bağlamda onu yaşamının önceliklerini zorlanarak elde edebilmesi yoluyla sınırlar. Yani gerektiğinde aç bırakır, hapse atar ve benzeri. Sanatçı, her şeyden evvel idealisttir, hayatta ölümsüz kalabilen tek irade olan hayal gücüne sahiptir ve birikip birikip patlayabilirse devleti de, sistemleri de yıkıp geçebilir. Bu motivasyon ile yaşayan ve maddiyatı hayatının önceliklerinden söküp atan, erdem ve duruş sahibi olmayı hedefleyen sanatçı için tüm baskılara karşı bu uğraşısını icra etmek de başarıdır, kazanımdır. Bu meselenin, yazık ki bu döneme has olmadığını ama sanat uğraşının daha gerçek, somut değerlere dayanan siyasal iradeler döneminde nispeten daha özgür olabildiğini düşünürsek bir kara deliğe sürüklendiğimiz bilincine varmak elzemdir.

Diğer örnek, aslında tek tek ifade edebilirsek bitmeyen bir yadsımanın, görmezden gelmenin sonucu olan Kürt tiyatrosunu ve ülkenin diğer etnik unsurlarını sanat uğraşılarından men etme çabasıdır. Bu, yalnızca sanat dallarından tiyatroda vücut bulan bir engelleyici anlayış değil. Toplumsal ve kültürel olarak, yaşayış biçimi anlamında hiç azalmayan bir yok sayma. Muhafazakarlık kavramının, mevcut olanı ve alışılanı korumaya çalışmak, bir farklılık ve yenilik meydana gelmek üzere iken onu ezmeyi istemeye karşılık geldiğini biliyoruz. Milli değerler temelinde gelişen bu kavramın, ahlaki ve kültürel hayattaki boyutları çeşitliliği, farklı renkler ile kaynaşabilmeyi ve nihayetinde birey özgürlüğünü sona erdirmeye doğru ilerlediğini daha fazla görüyoruz günden güne.
Bu genel ve farklı boyutlarda açıklanabilecek sorunu tiyatroda özelleştirme düşüncesindeyim. Güneydoğu Anadolu illerinde gitgide sayıları artan enstitü ve eğitim kuruluşlarının, yok olmama mücadelesi veren bir kültürü, sanatın farklı disiplinleri ile ayakta tutma çabasından birisi de tiyatro. Efsanelerin, anlatıların, yazılı ve yazısız günümüze aktarılan her şeyin tiyatro yoluyla ifade edilebilmesi hem bu topraklarda var olan çeşitliliği daha canlı görebilmek adına kıymetli bir fırsat, hem tiyatronun bir kültür ve ulus çatısı altında eritilmemesi gerektiğini göstermek adına bir imkan, hem de her şeyden evvel tiyatro ile iştigal etmenin dünyada nefes alan her insan için bir hak olduğunu anlayabilmek adına önemli bir sonuç. Bu çerçevede, “bir ulusun propagandası yapılıyor”, “ayrımcılık körükleniyor” diye yaftalamadan önce, her insanın, kendi gerçekliği ve varoluşunu tiyatro ile ifade edebilmek adına hak sahibi konumda bulunduğunu zihinlerimize işlememiz lazım geliyor.
Son örnek ise, yazık ki tiyatronun özgür iradesini ve eleştirel duruşunu yok etmeye varan bir gelişme. Hatırlanacağı üzere geçtiğimiz günlerde İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi’nden geçen bir yönetmelik ile Şehir Tiyatroları’nda en yetkili kişi “müdür” oldu. Genel Sanat Yönetmeni’nin müdürün altında çalışacak konuma getirilmesi ile sahnelenecek oyunun içeriği, kostümleri, sanatçıları ve birçok unsur müdür tarafından belirlenecek. Bu, her ne kadar seçimle iş başına gelse ve bir şehrin ihtiyacı olan hizmetleri yerine getirmek yükümlülüğü ile var olsa da siyasetin, partilerin bir uzantısı olan belediyelerin icra etmemesi gereken bir şey. Ayrıca tiyatroyu nesnellikten ve dürüstlükten uzak tutan bir gelişme. Bu çerçevede Genel Sanat Yönetmeni Ayşenil Şamlıoğlu’nun da bir anlamda istifa etmek durumunda kalması ile süreç “tamamlanma aşaması”na doğru getiriliyor. Öte yandan, meseleyi körükleyen ve adeta ağzından köpükler saçarak duyuran kökten dinci gazetenin yayınlarını eleştirmek için sözcük sarf etmek bile boşuna bir emek ve gayret. Her gün yeni bir tür nefret suçu işleyen bu güruhun yayın organı, maalesef halen varlığını sürdürebiliyor ve "bilgi edinmek" gibi önemli bir ihtiyacı bu paçavradan karşılayan insan sayısı hiç de az değil.
Bu soruna, memlekette yaşanan birçok olumsuz gelişmeye yönelik olduğu gibi toplanarak ve seslerini duyurarak karşılık veren tiyatrocular ise artık, bir süredir demokrasi tanımı altında oynanan “tiyatro”nun son perdesini haklı bir isyan ve yarı umutsuzluk ile izliyorlar. Bu umutsuzluğun müsebbibi ise özetle Türkiye halkı. Memleket sathında herhangi bir farklı düşünce, sorgulayıcı akıla tahammül edemeyen, karşılaştıkları ve sarsıldıkları eleştirellik karşısında bel altı vurmaktan çekinmeyen bir toplumdan söz ediyoruz. İnsana, umuda, barışa ve özgürlüğe dair kaygı ve değerlerden başka bir amacı olmayan sanatın tüm dallarının birer yan unsur olarak varlığını sürdürdüğü bir durumda halkın bu meşgalelere sahip çıkmaması, tabii olarak devletin de sahip çıkmaması sonucunu doğuruyor. Bu noktada kabahati sadece son zamanlarda ya da Cumhuriyet sonrası insanında değil, yüzyıllardır var olan teslimiyetçi, muhafazakar, sorgulamaktan ve eleştirmekten çekinen Türkiye insanında da bulmak gerekiyor.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder