14 Aralık 2011 Çarşamba

Türkiye’de Öğrenci Olma Ekseninde “İfade Hürriyeti”


Fotoğraf: politikadergisi.com


İnsanın erişkin, toplumsal ve siyasal meselelere duyarlı hale gelmeye başlar olduğu yaşlarla paralel olarak fikirlerini ifade edebilme arzusu da başlamış olur. Temelinde daha iyi bir yaşam vaat eden sistemler ve ideolojiler, insanların, dünyadan ve hayattan ne beklediklerini sorguladıkları yaşlarda savunduğu olgular halini alır. Toplum içerisinde sahip olması muhtemel ekonomik ve sınıfsal konum, bireyin bu kavramlara daha sıkı sarılması ve bu ideallerin savunuculuğunu daha güçlü bir biçimde savunmasına sebebiyet verir. Bu bağlamda entelektüel birikim ve kültürel gelişim adına en meraklı döneminde olan üniversite öğrencileri ülkenin bu kesimini temsil eder.

Demokrasinin söz konusu olduğu sistemler her insana eşit perspektifte söz hakkı verir. Bu hak doğrultusunda bir talebin ifade edilmesi sokağa çıkmaktan çeşitli fikirsel içeriği yayınlamaya dek uzanır. Bu çeşitliliği tüm unsurlarıyla kullanabilen üniversite öğrencisi için fakülte, bilimsel araştırma yuvası olmasının ötesinde politik hayata bir eklemlenme aracıdır aynı zamanda. Politik bir unsur olarak üniversite öğrencileri, gerek yansıttıkları ses ve gerekirse kitlesel hareketlerle ülkedeki siyasi iradeyi etkileyebilecek bir dinamiktir. Elbette devlet kurumu, dünyanın pek çok yerinde olduğu gibi öğrencilerin karşısına kendi kudretini temsil eden asker ve kolluk kuvvetini koyar; bu vasıtayla öğrenciler “marjinal” olarak atfedilmekten kurtulamazlar. Bu sebeple birçoğumuz televizyonda “X ülkesinde öğrenci protestosu” başlıklı haberin görüntülerini izlerken “Okumalarına baksınlar”, “Rahat batıyor” gibi tepkiler verebiliyoruz. Ama bu tür olaylara karşı gösterilen her umursamaz davranış, öğrencilik algısını yalnızca dizini kırıp, sırada oturmaktan ibaret bir çerçeveye sıkıştıracaktır.

Yaşadığımız ülkede ise öğrencilik algısı ve davranışları özellikle ’68 Kuşağı’ndan edindiği tecrübe ve aldığı mirasla büyük oranda muhalif olmaya ve aktivist olmaya karşılık geliyor. Özellikle 1980 darbesinden önce artık bir toplumun tüm tabakalarına yayılan bir iç-savaş boyutu yüzünden üniversite öğrencisi, takip eden zamanlarda apolitikleştirildi. Amerikan kültür endüstrisi, öğrenci için, “genç insan” için mutluluk ve özgürlük kavramlarını yeniden tanımladı ve ’80 Darbesi’nin sindirdiği toplumsal ortamda bu durum uzun süre sürdü. Ama son yıllarda öğrenciler arasında daha da yayılan ve canlanan bir “kendini ifade etme” ihtiyacı yeniden üniversite öğrencisinin kimliği oldu. Elbette bunda üniversitelerin siyaset yapma yeri olmadığı iddiasındaki siyasetçilerin ve üniversite öğrencilerinin “kamusal ses” hakkındaki etkisini yok sayan anlayışın etkisi de var. Ama üniversite öğrencisi olmanın, daha da ötesi yaşanılan ülkenin bir bireyi olarak beş yılda bir, bir zarfa sıkıştırılan ideolojik tercihin ötesinde bir şeyler yapmak gerektiği fikri uyandı. Sosyal devletin uygulaması gerekenlerden, eşit ve adil bir ülke özlemine kadar çok sözü vardı öğrencilerin. Bu uğurda “Yollar yürümekle aşındı” ve fildişi kulelerinde yaşayanlar bilinçli bir “kamunun” varlığı karşısında şüphe yok ki endişeye kapıldılar. Lakin devlet, tarihin her döneminde karakteristiğini korudu ve sindirmekten çekinmedi.

Konunun ana damarına, özellikle son birkaç yıldır öğrencilere karşı yürütülen sindirme politikasına geliyoruz. Artık bir rutin haline dönen “terör örgütü propagandası” ve malum “Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanununa Muhalefet”ten ötürü ardı arkası kesilmeyen tutuklamalar; gençliği ve öğrencileri bırakın ülke sorunlarını, öğrenciliğini devam ettirip ettirememek gibi daha yaşamsal sorunlarla karşı karşıya getirdi. Sosyal devletin önemli bir anlayışı olan parasız eğitimi talep etmek gibi gayet insani bir sebepten ötürü aylarca, hatta bir yılı aşkın bir süredir hapsedilen öğrencileri hepimiz hatırlıyoruz. Yaşanan zaman, o insanların yalnızca yaşamlarından bir küsür yılı almıyor, eğitim hayatı da sekteye uğruyor ve uzuyor, toplum içinde var olan konumu sarsılabiliyor. Karnında can taşıyan bir kadın, polis tekmeleriyle dünyaya yeni bir umut getirmekten alıkonabiliyor. Yürümek ve sesini yüksek sesle duyurmaya çalışmak cop, biber gazı ve tazyikli su olarak katmerli bir biçimde geri dönebiliyor. Öyle ki, artık “aktivist” dahi olmaya lüzum yok “suçlu” olabilmek için. Belki de geleneklerinin, kültürünün bir simgesi olarak poşu kullanan bir insan “oradan geçiyorken” göz altına alınıp, aylarca özgürlüğünden mahrum bırakılabiliyor. Hatta ellerindeki kitaplarda “Lenin” isminin telaffuz edildiği insanlar bir anda “merkeze alınabiliyor”. Bu ve bunun gibi birçok örnek, artık Türkiye öğrencilerinin yaşamsal bir gerçeği halini almış durumda. Yine bu ve bunun gibi birçok örnek, siyasal iradenin “demokrasi” sözcüğüyle, insanlara aslında “demokrasi”nin, idealize edilenden ne derece ilgisiz olduğunu kanıtlıyor.

Yaşanan süreçte ne yazarların, ne akademisyenlerin, ne sözü geçen diğer “kanaat önderlerinin” endişeleri dikkate alındı. Tabiatıyla, “öğrencilik algısından” tüm toplumsal değerlere kadar keskin ve tek taraflı değerlendirmelerde bulunan siyasal iktidarın pek de dikkatini çeken söylemler olmadı bunlar. Çünkü görünen o ki, ülkedeki “seçmenin” tercihi, insana zihinleri ve yaşamları yönetme gücü de verebiliyor. Bu bağlamda yapılacak iki seçenek duruyor önümüzde: Birincisi, toplumun “yetişkinlerinin”, kendi çocukları, yakınları, torunları vd. olan üniversite öğrencilerine duyması gerekli olan saygı. Bu saygı, yalnızca o insanların üniversite eğitimini sürdürmesine gösterilen saygı değil; o insanın fikirlerine ve bunu ifade etme biçimlerine gösterilmesi gereken duyarlılıktır. İkincisi ise var olan olumsuz durumun daha ötesi için sözü edilebilecek bir formül. Artık polis, yasalar ve tüm baskı unsurları ile tektipleştirilmiş öğrencilerin gerçek manada bir “kamu” olabilmesi; bir araya gelip, var olan düşünce farklılıklarını göz ardı etmesiyle, hakkı olanın mücadelesini vermesi gerekliliğidir. Siyasetçilerin ve seçmenlerinin kanaati bellidir. Çözüm ise yine öğrencilere aittir.

2 Aralık 2011 Cuma

Karşı Kıyı Bizim Kıyımız: Dedemin İnsanları



Türkiye’de tarihin bir dönemine ve olayına dair çekilen diziler ve filmler özellikle yakın süreçte iyiden iyiye artış gösterdi. Bu artışın ve devamlılığın en mühim gerekçesi elbette Türk seyircisinin gösterdiği yoğun ilgi ve bir anlamda yıllardır böyle bir türün ortaya çıkmasını beklemiş olmalarıydı. Bu yönelimin en önemli temsilcilerinden ve ülkenin yetiştirdiği en iyi yönetmenlerden olan Çağan Irmak, özellikle Çemberinde Gül Oya, Babam ve Oğlum ve adı sayılabilecek birçok yapımla 2000’li yıllar insanına özellikle 1980 darbesi ve sonrasına dair süreci çok canlı bir şekilde anlattı, o aralığa dair duygulanımları derinden hissettirdi. Yönetmenin son filmi ise Lozan Antlaşması sonrasında gerçekleştirilen Türk-Yunan Mübadelesi’nin bir aile ve merkezde bir çocuk ile dedesi arasındaki ilişkilerine etkisine dair çekilen “Dedemin İnsanları” idi.

Sinematografik anlamda yeterli donanıma sahip bulunmadığım için ağırlıklı olarak filmin hissettirdiklerinden bahsetmek istiyorum. Öncelikle oyuncu kadrosundan söz etmek gerekir. Çetin Tekindor, Hümeyra gibi yönetmenin vazgeçemediği ve kendilerine verilen her rolün hakkından gelen isimler mevcuttu filmde. Ama filmi Çetin Tekindor’un sürüklediği net bir gerçek. Bunun dışında Çağan Irmak’ın çocuk oyuncu seçimi konusunda ne denli başarılı olduğunu Ozan’ın 10 yaşındaki halini canlandıran Durukan Çetinkaya yeniden kanıtladı. Gökçe Bahadır, Sacide Taşaner filmin ağırlık merkezlerinden olan evi, ev içi diyalogları ve yaşantıyı mükemmel bir yöresel ağız ve yetenekle canlandırmış. Bunun dışında filmdeki dedenin, yani Mehmet’in anne ve babası rolünde olan, dolayısıyla kısa görülen Mert Fırat ile Ezgi Mola’nın performansları da kısa ama çarpıcıydı. Ozan’ın 24 yaşını oynayan ve filmde anlatıcı rolüyle bulunan Ushan Çakır ise, belki hikayeyi “anlatırken” pek fazla “metinden okunmuş” hissi uyandırdı kulakta, lakin oyunculuğunun bu kusurun üzerini örtebildiği düşüncesindeyim.

Film evde başlıyor ve ailenin toplanma, kendine ait yaşamlarını sürdürme merkezi, dolayısıyla acısı ve sevinciyle her şeyini yaşadığı mekan evi. Kasabaya kumaş dükkanı olan dede ile belediyede başkan vekili olan baba iniyor ve bir yaz Ozan, karnesini aldıktan sonra dedesinin yanında çırak olarak çalışmaya geliyor ve hikaye böylece başlıyor. Filmin temelinde belki de iki farklı duygu söz konusu: Birisi Mübadele ile gelen ailenin çocuğunun arkadaşları arasında yaşadığı dışlanma hissi ve bu sorun karşısında ürettiği savunma mekanizması, diğeri ise darbe ile birlikte ailenin değişen kaderi. “Oralılar”ın, “dışarıdan gelenler”e bakış açısı, bunu çocuklarına yansıtmaları ve bir savaşma kültürüyle göçmen insanlara davranışları, bu bağlamda Ozan’ın davranışları, agresifliği ön planda. Dede ise bütün bu sorunlar karşısında Ozan’ın en sevdiği, güvendiği insan olmakla beraber onu dizginleme konusunda yetenek sahibi tek kişi.

Yıllarca memleketin okullarda okuyan insanlarına öğretilen resmi ideoloji, bunun gündelik yaşamdaki pratiği ve bakış açılarına yansımasının sorgulanabilmesi, insanları tanımaya dair yeni ufuklar açılabilme durumu filmin verdiği mesaj belki de. Ne oradayken “buralı hissettirilmek”, ne de buradayken “oradan geldi” denmek var olmalı. Sıradan insanların geçmişinin, alışkanlıklarının ve yaşamlarının ellerinden alındığı, özlem ve hüzün dolu bir olayın okul sırasında bir çocuğun omuzlarına bindirilmesini anlatıyor her şey. Bir akşam ise, her şeyi söylüyor aslında çocuk; “Sizin geçmişiniz var, doğdunuz ev, insanlar. Benim hiçbir şeyim yok. Arkadaşlarım da olmasın mı?”

Kahkahanın ve gözyaşının bir arada bulunabildiği sayılı filmlerden birisi söz konusu kısacası. Mübadele’nin insanlar nazarında yıllar boyu yalnızca tarih kitaplarında rakamların, sıfırların değişimi demek olduğu bir memlekette bir göçmene, farklıya, ötekiye “Gavur” demeyi bir kez daha düşünür izleyen insan belki, eğer diyorsa. İnsanın ne kadar kötü olabildiği ve ulus, inanış zırhı altında tahammül sınırını ne denli zorladığını da, bilhassa şu tümceyle düşünmeli: “Akrep bile insanın insana ettiğini etmez”. “Dedemin İnsanları”, bir saniyesi bile boşluğa mahal vermeyen, her diyaloğu dolu dolu, hayat dolu bir film.

26 Kasım 2011 Cumartesi

Rüya Sesli Kadın: Ane Brun



Aslında Ane Brun ile tanışmam, kendisini daha önce hiç dinlemediğim bir zamanda Salon’da konser vereceğini duymuş bulunmam ile başladı. Öteden beri duru sesli kadın vokallere ilgi göstermeye ve birer ikişer dinlemeye başlamıştım ve artık sıra Ane Brun’de olmalıydı. Konsere gitmeye karar verdikten yaklaşık 2-3 hafta sonra bileti aldım, şarkılarını dinlemeye başladım ve 25 Kasım’ı beklemeye koyuldum.

Sanki içine Dolores O’Riordan’ın da eklendiği en güzel kadın seslerinden oluşan bir karışımdı kulaklarıma ilk dolan. Gece dinleyebiliyordum, gündüz dinleyebiliyordum. Ne saatlere, ne gökyüzünün rengine, ne hava durumuna sıkıştırabildiğim, tamamen özgür ve rahat hissettiren şarkılarla tanıştım günden güne. Bilhassa İskandinavlar’ın o kendine özgü mütevazılığı, duygusallığı ve sıcaklığı her sözcükte dökülüyordu.

Böylece günler geçti ve tarih 25 Kasım’a dayandı. Haftalardır soğuktan kırılan İstanbul’un bir soğuk akşamı daha, konserden yaklaşık 1 saat önce Salon’daydım ve biraz da erken gelmenin avantajıyla kendisine pek yakın bir yerde konumlandım. Sahneden muntazaman uzun saçlı bir İskandinav abi geçip duruyor, çevremdeki kızlar arasında çok canlar yakıyordu. Hazırlıklar bitmek üzereydi ve insanlar dakikalar sonra rüya gibi anlar yaşayacaklarının kuvvetli inancındalardı sanki. Derken önce çellisti, klavyecisi ve davulcuları derken sahnede giyim anlamında pek mütevazı lakin güzelliği, duruluğu ve büyüleyiciliği anlamında eşsizliğini saklayamayacak bir durumda geldi Ane Brun.



Pek sakin bir giriş yaptı, Changing Of The Seasons ağırlıklı şarkılarla başladı. İlk birkaç şarkı, yalnızca şarkı söyledi ve sanki bir an hiç konuşmayacağını hissettim. Lakin çok geçmeden seyirciyle selamını verdi ve pek sıcak ses tonuyla geldiğinden ötürü ne denli mutlu olduğundan bahsederek başladı konuşmaya. The Puzzle, To Let Myself Go, Humming One Of Your Songs derken bir sakinleştirdi, bir an geldi dansa çekti hepimizi, ama muntazaman sevmek, yarım kalmak ve aşka dair gerçekliklerle doldurdu benliğimizi.

Fakat en çok da gülümsetti, kahkaha attırdı. Dakikalar ilerliyor, şarkılar birbirini izliyordu ve daha da döktü içini, bütün sıcakkanlılığıyla aramızda, gözlerimizin içindeydi sevgili Ane. Aslen Norveçli olup, yaşamının uzun yıllarını İsveç’te geçirdiğinden bahsederken elinde gitarı “Tromsö, Molde ve Türkiye” derken Türkiye’nin artık gitarın dışında kaldığını kahkahalarla izledik. Ve an geldi, “Oh Love”e geçmeden önce “I Won’t Believe”i kendisine, “Go on, believe”i bizlere bıraktı. “Utangaç olmamalısınız. Hem İstanbul burası. Utangaçlık?”



Ane Brun, beklenilen de güzel bir müzik ziyafeti yaşattı bu gece. Beklediğimden de çok şarkı, çok güzel şarkı dinledim. Yoğun ısrarlar karşısında, biraz da tatlı tatlı nazlanarak Big In Japan’ı da söyledi ve bisin ardından duygu yoğunluğu yüksek üç şarkıyla veda etti.

Netice itibariyle en çok da uzun zamandır bir insanı sevmemiş olduğunu hissedebilir insan bu gece yahut bu sesin var olduğu herhangi bir yerde sürekli bulunma isteğini. Ane Brun kalplerde güzel bir iz, kulaklarda huzur ve ruhlarda özlem bırakarak eşsiz bir gece yaşattı Salon izleyicilerine. Rüya gibi bir sesle, rüya gibi bir gece yaşandı. Rüya bitti, herkes uyandı…