20 Mart 2012 Salı

'1984' Notları (1)


Olumsuz bir ütopya, var olan ve meydana gelmiş tüm totaliter ve otoriter rejimlerin, baskı ortamlarının en korkunç ve karşı gelinemez olanı... George Orwell’ın efsanevi politik romanı 1984’ün, dünyanın son 100 yılda gördüğü tüm acımasızlık, zulüm ve kısıtlamalara dair açıklamalara sahip olduğu söylenebilir. Düşünmek eyleminin ortadan kaldırıldığı, ‘özgürlük’ ve var olan iktidara karşıt konumda düşünceler meydana getirebilecek sözcüklerin yok edildiği bir “newspeak”, yeni bir dilin üretiminden başlayarak insan olmaya ve içselliğe dair tüm izleri söküp atana dek mücadele eden, en küçük bir zaafiyete mahal bırakmayan bir devlet aygıtı. 1984’ün, son 100 yılda yaşanan olay ve olgular kadar, modern zaman ve bundan sonrası için de söyleyebileceği şeyler mevcut.

Romandaki toplumsal ve politik düzeni ve yaşayışı temel referans olarak ele alarak, benzeşim ve olasılıklar üzerinde durmak uygun görünüyor. Romanda, dünya iki adet savaştan çıkmış; Rusya ve ABD olarak bölünmüş, lakin ardından birbiri ardına meydana gelen atom bombası saldırıları ve ABD’nin Britanya’yı, Rusya’nın tüm Asya’nın kuzeyi ile Türkiye’yi de içine alacak şekilde yutması ve Doğu Asya’nın ortaya çıkması ile yeni bir dünya düzeni meydana gelmiştir. Üç büyük güç haline gelen ve devletlerin savaşmazlığının bir simgesi olarak bırakılan tampon bölgeli durum, devletlerin birbirleri ile sürekli bir savaşta olması gerektiğini dayatır. İç kamuoyunu yönetme ve motive etme eşiği elbette bununla beslenir. Siyaset, ideoloji ve düşünce elbette çoktan ortadan kalkmıştır ama özellikle Okyanusya’da İç Parti, asla en küçük bir açığa dahi tahammül etmez. Bu düzen, savaş algısının büyük oranda içinin boşaltıldığı bir anlayışı da muhteva eder. Toprak kazanmak ve yayılmak gibi anlayışlar üzerine savaş meydana gelmez. Savaş, üretimden arta kalanların, artık ve atıl durumdaki fazlalıkların yok edilmesi için, sadece bu sebepten dolayı var edilen ve elbette bu üç gücün sürekli bir dinamiği halini alan yegane eylem haline dönmüştür. Özellikle yaşanan dünya savaşları, giderek değişen yöntemler ve amaçların yarattığı etki göz önüne alındığında; yazarın, biraz da kişisel ilerigörüşlülüğü ve tahlil yeteneğiyle modern zamanda savaştan anlaşılan algıyı yıllar evvelinde tüm boyutlarıyla yansıttığı söylenebilir. Savaş, devletler, yığınlar sadece tek bir konum ve gerçeklik için vardır: İktidar.

İktidar, 1984 romanında çok önemli bir kavramdır. Gerçekleştirilen tüm eylemlerin, yaratılan tüm dünya ve yaşamsızlık algısının biricik sonucu iktidara sahip olmaktır. Burada, geçmiş totaliter ve otoriterlere yapılan atıflar dikkat çekicidir. Hoşgörüden despotizme örneklenen yönetim biçimlerinde türlü türlü, ufak büyük her çeşit zaaf mevcuttur ve bu zaaflar eninde sonunda o iktidarı yerle bir etmiştir. Ama 1984 İktidarı, düşünce suçlusu olarak tutukladığı ve bir zaman sonra değiştirdiği, adeta mankurtlaştırdığı insanları dahi bir gün kurşuna dizerek infaz edecek ve böylece toz zerresi kadar bir isyan olasılığı bırakmayacaktır. İktidarın, modern zamanda özellikle sansasyon yaratımı, olağandışı gelişmeler sağlama ve olaylara sebep olma yolundan geçtiği göz önüne alınırsa; ne kadar değerli bir güç ve sonsuzluk vaat eden bir araç olduğu maddi yaşamda da izlemlenebilir. En temel örnek olarak seçim kampanyaları bu yolun örnekleri ile doludur. Gerektiğinde, evvelinde sarf edilen sözler değiştirilir, adeta insanlara “böyle değildicilik” oynanır ve kitlelerin temel motivasyonu olan birincil ihtiyaçlar, türlü ve belirsiz amaçlar arasında kaybolur, insanlar da büyük oranda tutunacak bir dal kalmadığı hissi ve görevini yerine getirme düşüncesi ile oylarını malum siyasal iradeye kullanırlar. İktidarın uygulamalarından rahatsızlığın bir periyoda yayıldığı ve süreklilik kazanarak, devamlı bir halde yansıdığı ama buna karşın, iktidarın yine başa gelmesi sürecinin anlık sayılabileceği ve bu kadar kısa zamanda insanları ikna edebilmişliği göz önüne alınırsa; iktidar 1984’teki kadar vahşi olmasa da, güçlü ve zihin çelicidir de. Büyük topluluklara, kalabalıklara ‘yanlış’ geldiği kanaatinde olunan ve buna karşı yükseltilen sesleri ‘pek sık’ duyduğumuza inandığımız rahatsızlıklar; seçim öncesi bir an evvel, üstelik bizzat seçmen tarafından hasıraltı edilmesi gereken şeylermiş gibi öncelik sırasından alınır ve var olan muhalefet hissinden, değişiklik arzusundan feragat edilerek, adeta ‘gerek yok’ denilerek mevcut iktidar meşru kılınır. Bu, büyük oranda hep böyle yaşanmıştır.

Romanın merkezindeki devletin ana ideolojisi ise adeta modern zaman düzeninin bir tezahürü olan Kapitalizm’in aksine Sosyalizm’dir. Özellikle Rusya, Çin ve Kuzey Kore’de uygulanış ve benimseyişi itibariyle bir vakit sonra sona ermeye ve dünyanın geri kalanından izole olmaya mahkûm edilmiş olmasıyla birlikte romanda var edilen bütün bu niteliklerin Kapitalizm’e hiç bulaştırılmadan malum ideolojiye aktarılması ilgi çekicidir. Ingsoc olarak tanımlanan bu ideoloji, kapitalizmin sona erdiği ve proleterlerin yalnızca birer aptallar sürüsü olarak tanımlandığı 1984 yılındaki en adanılası, biricik gerçeklik halini almıştır. İdeolojinin devlet içinde ne kadar var olması gerektiğine ve ilişkisine dair modern zaman, Kapitalizm’den daha öte bir aşamaya geçmiş olan Küreselleşme’yi yaşamaktadır. Küreselleşme, halihazırda büyük oranda iktisadi ve toplumlar arası sınırların sona erdiği bir dünyayı tanımlamaktadır. Üretilen malların, “birey” başlığı altında kitleselleştirildiği ve nefes alan her canlının beğenisinin temelini işgal eden bir hale geldiği görülür. Bu düzen, fikirler ve idealize edilmiş düşünceler için adanmayı da neredeyse tamamıyla sona erdirmiştir. Bulunduğumuz ülkede, yıllarca iyi bir iktidar olmanın temel koşullarından birisi olan ülkenin kurucu partisinin altı temel ilkesi, ülkenin kurucusunun öğretilerine bağlı kalmak olmuşken; bu önceliğin yerini dünya ile entegre olmak, enternasyonal anlamda söz sahibi konumda bulunmak, evrenin kitlesel olarak benimsediği tüm imkân ve beğenilere ulaşmak almıştır. Bu bağlamda iktidarın neye sahip olması gerektiği, hangi kıstaslarla yetkilendirileceği konusundaki anlayış da zamanla paralel olarak yerel ve ulusal bazda değişmiştir. Bir anlamda, maddi bir gerçeklik ve yaşamak için sahip olunması gereken değer olarak paranın, ideoloji demek olduğu söylenebilir. Ama bundan da ötesi, paranın yalnızca güce ulaşmak ve bu gücün etkili olabilmesi adına kullanılabilmesi için bir araç olduğu; hakim ideolojinin tıpkı 1984’teki gibi “iktidar” ve bu gerçekliğe sahip olma güdüsü olduğu ifade edilebilir.

Tele ekranlar, apayrı bir başlık altında incelenebilir bir yaşamsal denetim aracıdır 1984’te. İnsanın her hareketini, davranışını ölçen, teneke sesli marşlar ve coşkulu zafer haberleri ile insanların motivasyonunu diri tutan, akla gelebilecek her yerde en ummadık köşeden çıkan bir göz, kulak, iktidarın beş duyu organıdır. Bu çerçevede, insanların yüzlerindeki ifadelerin, uykularından beklenmedik bir cümleyi haykırarak uyanışlarının da kontrol altında olduğu ve içerdiği iktidar karşıtı bir söylemin ya da yüzdeki bir ekşime ifadesinin Düşünce Suçu olabildiği bir evrenden söz ediyoruz. Bunların yanında, insanın yaşamında var olan her şeyi barındıran ve buna karşılık gelen bir araç tele ekranlar. Bunun, modern zamandaki örneklemini ilk aşamada sürekli kullandığımız yahut hemen hemen her yerde var olan teknolojik aygıtlar üzerinden gerçekleştirmek mümkün. Fakat bu, düşünüldüğünden çok daha etkili, amacı olumsuz olan ve fark edilir bir konumda adlandırabileceğimiz bir olgu romanda. Yine de, gerçek dünyada ve modern zamandaki anlayışın romandaki disipliner, katı ve taviz vermez bakış açısından daha kurnaz ve sinsi, zaafiyet arayan ve bunu kullanan bir niteliğe sahip olduğunu düşünürsek; daha farklı ve popüler teknolojik gerçekliklerden söz edilmesi gerekebilir.

16 Mart 2012 Cuma

Bir Çaresizliğin Tezahürü: "Bizim Büyük Çaresizliğimiz"


Bir çaresizliğin, orta yaşa erişmiş iki adamın yaşamını derinden etkileyen bir genç kadının meydana getirdiği çaresizliğin sürükleyici bir özeti; Bizim Büyük Çaresizliğimiz. Yazar Barış Bıçakçı’nın romanı, ardından yönetmen Seyfi Teoman’ın sinemaya uyarladığı eser; her şeyden evvel Ankara’da yaşamak hissi ve kente özgü durumlar, mekanlar, duygusal kararsızlıklar, toplumsal baskının hissettirdikleri ve bütün bunlardan da öte tanımlanamaz bir arkadaşlık ilişkisini ele alıyor. Eserin ana karakterleri, birbirleri ile yaşayan iki yakın arkadaş Ender ile Çetin ve fakülteyi bitirene kadar yanlarında kalması için ağabeyi tarafından kendilerine emanet edilen Nihal.

Roman, Ender’in ağzından ve onun Çetin ile olan ilişkilerini, geçmişte yaşananları, ardından Nihal’in yaşamlarına dahil oluş süreci ve sonrasını yorumlaması ile ilerliyor. Çeviri işi ile uğraşan ve bu sebeple yoğunlukla evde bulunan Ender’in entelektüel, tüm ilişkilerinde kırılganlık taşıyacak kadar hassas olduğu, gerek anlatımı ve gerek yaşadıklarından okunabiliyor. Buna karşın Çetin, Ender’in taban tabana zıttı. Ender’in aksine, kadınlarla ilişkilerinde cinselliği ön planda bulunduran ve bu sebeple Ender tarafından “direkt olarak sonuca gitmek” ile itham edilen, olabildiğince rahat bir insan. Ama yıllar önce anne ve babasını kaybedişi, çocukken ağabeyinin kendisine bakması ve devamındaki yıllar; Çetin’in içinde de, dış dünyaya karşı pek yansıtmadığı hassas bir ruhsallığın varlığı bulunduğu inancını kuvvetlendiriyor. Çetin’in İstanbul yılları, Ender’in hep Ankara’da bulunuşu da, belki hayatı yaşayış biçimi ve duygusallık açısından ikisini ayıran en belirleyici ölçüt. Çocukluklarından bu yana bir şekilde birbirleri ile olan, aynı yerde bulunamasa da iletişmeyi sürdüren iki adam, yıllar sonra ‘diledikleri gibi rahat bir yaşam’ geçirmek heyecanı ile, hayallerini gerçekleştirmeye başladıkları hissini duydukları anda, hiç beklemedikleri bir biçimde Nihal, hayatlarına dahil oluverir.

Kitap, Ender ve Çetin’in, Nihal’in anne ve babasının cesetlerini morgda teşhis etmeleri ile başlar. Fikret de kaza sırasında yanlarındadır ama yaralı bir biçimde kurtulur. Bu, bilhassa Çetin’e yıllar öncesini anımsatan olayın ardından Amerika Birleşik Devletleri’ne dönmek zorunda olan Fikret, Nihal’i, Ankara’da tanıdığı ve güvenebileceği tek yakınları olan Ender ve Çetin’e emanet eder ve böylece günler ilerler. Nihal’in davranışları, yaşayışı, konuşmaları ve kelime seçimlerindeki gelgitler, duygusal karmaşıklıklar; bütün bu süreç boyunca, özellikle anlatıcı Ender’in ağzından tam bir kararsızlık nedeni ve Nihal’e gösterilen davranışlarda çekingenlik olarak ifade edilir. İlk anlarda odasından dışarı adımını atmayan, nihayet bir gece sırılsıklam ve sarhoş biçimde, arkadaşlarının kolları arasında eve taşınan Nihal ile Ender-Çetin ilişkisi, o gecenin ardından farklı bir boyuta ulaşır. Beklenmedik talepler, yakınlık kurma halleri ve devamında Nihal’in bazen Ender, bazen Çetin’le olan yakınlaşmaları; iki arkadaşta da bir duygusal gereksinimi eşelemeye başlar aşama aşama. Kitabın sonlarına doğru ise Ender’in ifade ettiği, Nihal’in aslında o sıralar erkek arkadaşıyla arasının bozulmasından ötürü, duygusal bir boşluk sonucu kendilerine yaklaşması ihtimali iç burkar.

Roman, tam da ortalık güllük gülistanlık gibi görünürken bir anda Nihal’in yaşamındaki ani bir gelişme ile okuyucunun beklediği gerilim ortamını tesis eder. Nihayetinde ise vakit tamam olur ve bir dizi yıpratıcı gelişmenin ardından Nihal, Amerika Birleşik Devletleri’nin yolunu tutar. Ender’in dilinden, anlattığına göre iki yıl sonra, detaylı bir biçimde anlatılan tüm yaşananlar artık şimdiden sonrasına, Çetin ve Ender’in yaşamının öz gerçekliğine ve bir gün “Neden bir tane! On tane alın!” diyen iki ihtiyar olacaklarına dair gelecek tasviriyle sona erer. Demesi şu ki, genç zamanlarını hakkı ile yaşama konusunda sorun yaşayan ya da bunu hissetmeyen her insanın endişe ve bunalımla beklediği orta yaş ve sonrasına dair bu tasvirler, insanı hüzünlendirir.

Duru bir üslup, akıcı ve okuyucuyu bunaltmayan detaylarla bezenmiş eserin bir diğer niteliği, insana Ankara’yı ve kentteki yaşamı, bir ölçüde durağanlığı özendirmesi. Tanıdık ve insanın hayatını çepeçevre sarmış mekanların ve alanların samimiyeti, bütün bu unsurların son derece yaşanmışlık barındıran bir biçimde anlatılması sayesinde okuyucunun gözünde canlanıyor. İstanbul, Ankara’ya nazaran her dönem güzel olarak tanımlanmış, tüm sanatçı, muharrir ve düşün insanlarının esinlendikleri yegane estetik unsuru olmuştur. Lakin, Ankara Kalesi’nin altında serilen şehir manzaralı bir meyhanede içmek, Gençlik Parkı’ndaki dönme dolaba ya da içindeki köprülerden birisine dahi ayrı bir önem addedebilmek, Ankara dışında bir ilçede piknik yapmak gibi eylem ve unsurların lezzeti, İstanbul’da tecrübe edilemeyecek şeylerdir. Bütün bunların ışığında, Ender ve Çetin’in yaşadıkları apartmanın arkasındaki boşlukta yer alan ağaçlar, komşularının en sıradan sese duydukları hassasiyet ile mekanlar adeta dili olan, birşeyler anlatma derdi duyan unsurlar olarak var olmuştur kitapta.

Eserin sinemaya uyarlanmış biçimi, neredeyse pek az “şu detay da olabilirdi” düşüncesini uyandırıyor izleyicide. Romanın bütününden, ince ince seçilmiş ve filmin kurgusuna ustalıkla konumlandırılmış ayrıntılar, romanı okumadan filmi izleyen kişilerde dahi meseleye, karakterlerin ruh hallerine ve şehrin durumuna hakimiyet uyandırırken; oyuncu seçimleri ve performanslar göz dolduruyor. Ender’i İlker Aksum, Çetin’i Fatih Al ve Nihal’i Güneş Sayın oynuyor. Üçü de, romanı okuma safhasında okuyucunun zihninde canlandırdığı görüntülere cuk diye oturuyor. Öte yandan romanda bulunmayan ama Çetin ve Ender’in arkadaşlığının boyutunu, rahatlıklarını yansıtabilmek adına filme küfür diyalogları eklenmesi kesinlikle hoş. Yine romanda detaylı biçimde aktarılan herhangi bir mekan önünde bulunuş, geçiş gibi durumlar da, hakkı verilerek yansıtılıyor beyaz perdeye. Önce romanı okumak, ardından da sinema uyarlamasını izlemek farklı bir deneyim. İlk hissedilen “romanda yaratılan hayal dünyasına yaklaşamadı” düşüncesi olsa da; film sona ererken o “veda” hali, Çetin ve Ender’in yaşamlarının “şimdiden sonrası” ve ekranın kararmasının ardından çalan Sakin’in “Hamur İşleri” şarkısı bu düşünceyi öteliyor. Bizim Büyük Çaresizliğimiz; önce okunası, sonra izleyip, karşında durulası.

10 Ocak 2012 Salı

‘Emek’i Sahiplenmek İstanbul'u Sahiplenmektir


Fotoğraf: bianet.org

Özellikle son birkaç yıldır hukuksal anlamda gittikçe mesafe kazanan Emek Sineması’nı yok etme girişimleri artık son aşamasına geldi. Gün itibariyle projeyi yürüten şirketin büyük hissedarı ve yöneticisi artık yeni bir projenin söz konusu olamayacağını ve siyasetçilerin yaptıkları tüm “Emek yerinden edilmeyecek” açıklamalarına karşın sinemanın, alışveriş merkezinin (AVM) üst katına yerleştirileceğini ifade etti. Var olan değerlerin birer birer “dönüşüm, değişim” gibi kavramlarla hoyratça yok edildiği ve buna karşılık hukuğun dahi işe yaramadığı bir ortamda ne yapmalı da, gerçek bir tepki ortaya koymalı. Öyle görünüyor ki artık meşru olarak ‘son nokta’ görülen hukuk da talan edenden yana olduğuna göre başka çareler düşünmeli.

Binası, İstanbul’da sayısız değerli eser inşa eden Fransız mimar Alexandre Vallaury tarafından tasarlanan sinema yıllar boyunca yarışmalar, film gösterimleri, festivaller, galalar vd. gibi birçok kıymetli etkinliğe ev sahipliği yaptı. Özellikle Beyoğlu yapılarının karakteristiği olan Barok üslubu, mütevazı emektar çalışanları ve mütevazı biçimiyle hep farklı bir yerde oldu. Lakin artık tarihi değeri olan, yaşanmışlık kokan unsurların değerinin bilinmediği bir düzende sıranın Emek’e de gelmesi, bulunduğu değerli bölgenin kendisini salyalarının suyu akmış biçimde bekleyen sermaye sahiplerinin ilgi alanına girmesi kaçınılmazdı. Beyoğlu’nun öte yakasında Tarlabaşı’nın boşaltılması, İstiklal üzerindeki hakiki “ucube“ Demirören AVM, İstiklal Kitabevi’nin yerinden ayrılmak zorunda bırakılması hep bu doğrultuda gerçekleşen ve gerçekleşmekte olan olaylar. Gelecekte ise, geçmişe ve yakın tarihe şöyle bir göz atıldığında eskisinden tamamen farklı, hiçbir iz kalmayacak bir biçimde deforme olmuş bir İstanbul’u görmek zorunda bırakılacağız gibi.

Peki neler yapıldı ve yapılmakta? Açılan davalar, yıllar süren hukuksal mücadeleler, yürüyüşler, protestolar, sanatçıların ikna çabaları derken isteyenin istediği gibi ilerleyen bir süreç gelişti. Arada bir “Emek yıkılmayacakmış” benzeri demeçler verildi ama bütün bunların laf oyunu, sözcük cambazlığı temelinde söylendiği sonradan anlaşılır oldu. Yapılabilir olan ise şu durumun, Emek’i herkesin ama herkesin sahiplenmesi. Yalnızca sinema izleyenin değil, yalnızca Beyoğlu’nda sinema izleyenin değil; Taksim’e yolu düşen herkesin, İstanbul’da yaşayan herkesin sahiplenmesi gerekiyor. Özellikle de en fazla Taksim’de o sonu gelmez kalabalığın…

Bugüne dek protestolarda ekseriyetle müzisyenleri, sinema ve tiyatro sanatçılarını, yönetmenleri, yazarları, akademisyenleri, entelektüelleri ve bu konuda hassasiyet besleyen bana göre az sayıda kendi halinde insanı gördük. Bu sebeple her ne kadar kişilerin sosyoekonomik boyutu daha önemli gibi olsa da; memleketteki her kültürel olguya, sanatsal yapıta, tarihin süzgecinden bugüne gelen tüm eserlere yapılan müdahalelere gösterilen tepkiler marjinal olarak algılandı ülke insanı tarafından. Mesele ve mücadele tüm kesimler tarafından içselleştirilmedi. Özellikle belki de insanın en çok zoruna gitmesi gereken, İstiklal Caddesi’nin sağlı sollu alışveriş merkezleri (son olarak Demirören AVM), fastfood zincirleri, içinde birkaç saat tüketilen kafelerden ibaret algılanması. Bu, insanların cadde üzerinde yürümektelerken yanlarında gösterilen tepkiye sessiz, umursamaz kalmaları sonucunu doğuruyor. Haksızlığa ve yıkıma karşı duyulan sessizliğin artık ülke insanının iç acıtan bir gerçeği olduğu malum. Ama daha da tehlikelisi insanların kültürel ve sanatsal hassasiyetinin, serbest zaman algısının, “tarihi” sözcüğünden ne anladığının bu denli sığ olması.

Elbette bu, kişilerin kafalarına vura vura değiştirilecek bir durum değil. Bir zihniyet meselesi. Lakin Beyoğlu’na ve bilhassa İstiklal Caddesi’ne aidiyet duyduğunu iddia eden insanların, bu caddenin yaşam damalarından birinin koparılmasına karşı bu denli kayıtsız kalması da hassasiyet taşıyan tüm insanları rahatsız ediyor, yalnız hissettiriyor. Bundan sonra süreç, küçük bir kar tanesinin yuvarlanıp çığ haline gelmesi misali büyüyerek, iç acıtarak devam edecek gibi görünüyor. Lakin şu da var ki, şimdiye kadar kültürel ve sanatsal boyutu önemli olan tarihsel herhangi bir simge sessiz sedasız, “arada bir yerde” ortadan kaldırıldı. Emek Sineması bugün yarattığı toplumsal duyarlılıkla, aşıladığı kültürel, sanatsal ve tarihi bağlılıkla öyle kolay kolay, “bir aralık” ortadan kaldırılamayacak gibi görünmektedir. Sonunda yaşayacağımız Emek’in yaşayacak olması ile “Zafer” de olsa; Emek’in de yitirilen değerler arasına kalması ile “Hüzün” de olsa bu öyle sessiz sedasız gerçekleşmeyecek, çok gürültülü olacak…

14 Aralık 2011 Çarşamba

Türkiye’de Öğrenci Olma Ekseninde “İfade Hürriyeti”


Fotoğraf: politikadergisi.com


İnsanın erişkin, toplumsal ve siyasal meselelere duyarlı hale gelmeye başlar olduğu yaşlarla paralel olarak fikirlerini ifade edebilme arzusu da başlamış olur. Temelinde daha iyi bir yaşam vaat eden sistemler ve ideolojiler, insanların, dünyadan ve hayattan ne beklediklerini sorguladıkları yaşlarda savunduğu olgular halini alır. Toplum içerisinde sahip olması muhtemel ekonomik ve sınıfsal konum, bireyin bu kavramlara daha sıkı sarılması ve bu ideallerin savunuculuğunu daha güçlü bir biçimde savunmasına sebebiyet verir. Bu bağlamda entelektüel birikim ve kültürel gelişim adına en meraklı döneminde olan üniversite öğrencileri ülkenin bu kesimini temsil eder.

Demokrasinin söz konusu olduğu sistemler her insana eşit perspektifte söz hakkı verir. Bu hak doğrultusunda bir talebin ifade edilmesi sokağa çıkmaktan çeşitli fikirsel içeriği yayınlamaya dek uzanır. Bu çeşitliliği tüm unsurlarıyla kullanabilen üniversite öğrencisi için fakülte, bilimsel araştırma yuvası olmasının ötesinde politik hayata bir eklemlenme aracıdır aynı zamanda. Politik bir unsur olarak üniversite öğrencileri, gerek yansıttıkları ses ve gerekirse kitlesel hareketlerle ülkedeki siyasi iradeyi etkileyebilecek bir dinamiktir. Elbette devlet kurumu, dünyanın pek çok yerinde olduğu gibi öğrencilerin karşısına kendi kudretini temsil eden asker ve kolluk kuvvetini koyar; bu vasıtayla öğrenciler “marjinal” olarak atfedilmekten kurtulamazlar. Bu sebeple birçoğumuz televizyonda “X ülkesinde öğrenci protestosu” başlıklı haberin görüntülerini izlerken “Okumalarına baksınlar”, “Rahat batıyor” gibi tepkiler verebiliyoruz. Ama bu tür olaylara karşı gösterilen her umursamaz davranış, öğrencilik algısını yalnızca dizini kırıp, sırada oturmaktan ibaret bir çerçeveye sıkıştıracaktır.

Yaşadığımız ülkede ise öğrencilik algısı ve davranışları özellikle ’68 Kuşağı’ndan edindiği tecrübe ve aldığı mirasla büyük oranda muhalif olmaya ve aktivist olmaya karşılık geliyor. Özellikle 1980 darbesinden önce artık bir toplumun tüm tabakalarına yayılan bir iç-savaş boyutu yüzünden üniversite öğrencisi, takip eden zamanlarda apolitikleştirildi. Amerikan kültür endüstrisi, öğrenci için, “genç insan” için mutluluk ve özgürlük kavramlarını yeniden tanımladı ve ’80 Darbesi’nin sindirdiği toplumsal ortamda bu durum uzun süre sürdü. Ama son yıllarda öğrenciler arasında daha da yayılan ve canlanan bir “kendini ifade etme” ihtiyacı yeniden üniversite öğrencisinin kimliği oldu. Elbette bunda üniversitelerin siyaset yapma yeri olmadığı iddiasındaki siyasetçilerin ve üniversite öğrencilerinin “kamusal ses” hakkındaki etkisini yok sayan anlayışın etkisi de var. Ama üniversite öğrencisi olmanın, daha da ötesi yaşanılan ülkenin bir bireyi olarak beş yılda bir, bir zarfa sıkıştırılan ideolojik tercihin ötesinde bir şeyler yapmak gerektiği fikri uyandı. Sosyal devletin uygulaması gerekenlerden, eşit ve adil bir ülke özlemine kadar çok sözü vardı öğrencilerin. Bu uğurda “Yollar yürümekle aşındı” ve fildişi kulelerinde yaşayanlar bilinçli bir “kamunun” varlığı karşısında şüphe yok ki endişeye kapıldılar. Lakin devlet, tarihin her döneminde karakteristiğini korudu ve sindirmekten çekinmedi.

Konunun ana damarına, özellikle son birkaç yıldır öğrencilere karşı yürütülen sindirme politikasına geliyoruz. Artık bir rutin haline dönen “terör örgütü propagandası” ve malum “Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanununa Muhalefet”ten ötürü ardı arkası kesilmeyen tutuklamalar; gençliği ve öğrencileri bırakın ülke sorunlarını, öğrenciliğini devam ettirip ettirememek gibi daha yaşamsal sorunlarla karşı karşıya getirdi. Sosyal devletin önemli bir anlayışı olan parasız eğitimi talep etmek gibi gayet insani bir sebepten ötürü aylarca, hatta bir yılı aşkın bir süredir hapsedilen öğrencileri hepimiz hatırlıyoruz. Yaşanan zaman, o insanların yalnızca yaşamlarından bir küsür yılı almıyor, eğitim hayatı da sekteye uğruyor ve uzuyor, toplum içinde var olan konumu sarsılabiliyor. Karnında can taşıyan bir kadın, polis tekmeleriyle dünyaya yeni bir umut getirmekten alıkonabiliyor. Yürümek ve sesini yüksek sesle duyurmaya çalışmak cop, biber gazı ve tazyikli su olarak katmerli bir biçimde geri dönebiliyor. Öyle ki, artık “aktivist” dahi olmaya lüzum yok “suçlu” olabilmek için. Belki de geleneklerinin, kültürünün bir simgesi olarak poşu kullanan bir insan “oradan geçiyorken” göz altına alınıp, aylarca özgürlüğünden mahrum bırakılabiliyor. Hatta ellerindeki kitaplarda “Lenin” isminin telaffuz edildiği insanlar bir anda “merkeze alınabiliyor”. Bu ve bunun gibi birçok örnek, artık Türkiye öğrencilerinin yaşamsal bir gerçeği halini almış durumda. Yine bu ve bunun gibi birçok örnek, siyasal iradenin “demokrasi” sözcüğüyle, insanlara aslında “demokrasi”nin, idealize edilenden ne derece ilgisiz olduğunu kanıtlıyor.

Yaşanan süreçte ne yazarların, ne akademisyenlerin, ne sözü geçen diğer “kanaat önderlerinin” endişeleri dikkate alındı. Tabiatıyla, “öğrencilik algısından” tüm toplumsal değerlere kadar keskin ve tek taraflı değerlendirmelerde bulunan siyasal iktidarın pek de dikkatini çeken söylemler olmadı bunlar. Çünkü görünen o ki, ülkedeki “seçmenin” tercihi, insana zihinleri ve yaşamları yönetme gücü de verebiliyor. Bu bağlamda yapılacak iki seçenek duruyor önümüzde: Birincisi, toplumun “yetişkinlerinin”, kendi çocukları, yakınları, torunları vd. olan üniversite öğrencilerine duyması gerekli olan saygı. Bu saygı, yalnızca o insanların üniversite eğitimini sürdürmesine gösterilen saygı değil; o insanın fikirlerine ve bunu ifade etme biçimlerine gösterilmesi gereken duyarlılıktır. İkincisi ise var olan olumsuz durumun daha ötesi için sözü edilebilecek bir formül. Artık polis, yasalar ve tüm baskı unsurları ile tektipleştirilmiş öğrencilerin gerçek manada bir “kamu” olabilmesi; bir araya gelip, var olan düşünce farklılıklarını göz ardı etmesiyle, hakkı olanın mücadelesini vermesi gerekliliğidir. Siyasetçilerin ve seçmenlerinin kanaati bellidir. Çözüm ise yine öğrencilere aittir.

2 Aralık 2011 Cuma

Karşı Kıyı Bizim Kıyımız: Dedemin İnsanları



Türkiye’de tarihin bir dönemine ve olayına dair çekilen diziler ve filmler özellikle yakın süreçte iyiden iyiye artış gösterdi. Bu artışın ve devamlılığın en mühim gerekçesi elbette Türk seyircisinin gösterdiği yoğun ilgi ve bir anlamda yıllardır böyle bir türün ortaya çıkmasını beklemiş olmalarıydı. Bu yönelimin en önemli temsilcilerinden ve ülkenin yetiştirdiği en iyi yönetmenlerden olan Çağan Irmak, özellikle Çemberinde Gül Oya, Babam ve Oğlum ve adı sayılabilecek birçok yapımla 2000’li yıllar insanına özellikle 1980 darbesi ve sonrasına dair süreci çok canlı bir şekilde anlattı, o aralığa dair duygulanımları derinden hissettirdi. Yönetmenin son filmi ise Lozan Antlaşması sonrasında gerçekleştirilen Türk-Yunan Mübadelesi’nin bir aile ve merkezde bir çocuk ile dedesi arasındaki ilişkilerine etkisine dair çekilen “Dedemin İnsanları” idi.

Sinematografik anlamda yeterli donanıma sahip bulunmadığım için ağırlıklı olarak filmin hissettirdiklerinden bahsetmek istiyorum. Öncelikle oyuncu kadrosundan söz etmek gerekir. Çetin Tekindor, Hümeyra gibi yönetmenin vazgeçemediği ve kendilerine verilen her rolün hakkından gelen isimler mevcuttu filmde. Ama filmi Çetin Tekindor’un sürüklediği net bir gerçek. Bunun dışında Çağan Irmak’ın çocuk oyuncu seçimi konusunda ne denli başarılı olduğunu Ozan’ın 10 yaşındaki halini canlandıran Durukan Çetinkaya yeniden kanıtladı. Gökçe Bahadır, Sacide Taşaner filmin ağırlık merkezlerinden olan evi, ev içi diyalogları ve yaşantıyı mükemmel bir yöresel ağız ve yetenekle canlandırmış. Bunun dışında filmdeki dedenin, yani Mehmet’in anne ve babası rolünde olan, dolayısıyla kısa görülen Mert Fırat ile Ezgi Mola’nın performansları da kısa ama çarpıcıydı. Ozan’ın 24 yaşını oynayan ve filmde anlatıcı rolüyle bulunan Ushan Çakır ise, belki hikayeyi “anlatırken” pek fazla “metinden okunmuş” hissi uyandırdı kulakta, lakin oyunculuğunun bu kusurun üzerini örtebildiği düşüncesindeyim.

Film evde başlıyor ve ailenin toplanma, kendine ait yaşamlarını sürdürme merkezi, dolayısıyla acısı ve sevinciyle her şeyini yaşadığı mekan evi. Kasabaya kumaş dükkanı olan dede ile belediyede başkan vekili olan baba iniyor ve bir yaz Ozan, karnesini aldıktan sonra dedesinin yanında çırak olarak çalışmaya geliyor ve hikaye böylece başlıyor. Filmin temelinde belki de iki farklı duygu söz konusu: Birisi Mübadele ile gelen ailenin çocuğunun arkadaşları arasında yaşadığı dışlanma hissi ve bu sorun karşısında ürettiği savunma mekanizması, diğeri ise darbe ile birlikte ailenin değişen kaderi. “Oralılar”ın, “dışarıdan gelenler”e bakış açısı, bunu çocuklarına yansıtmaları ve bir savaşma kültürüyle göçmen insanlara davranışları, bu bağlamda Ozan’ın davranışları, agresifliği ön planda. Dede ise bütün bu sorunlar karşısında Ozan’ın en sevdiği, güvendiği insan olmakla beraber onu dizginleme konusunda yetenek sahibi tek kişi.

Yıllarca memleketin okullarda okuyan insanlarına öğretilen resmi ideoloji, bunun gündelik yaşamdaki pratiği ve bakış açılarına yansımasının sorgulanabilmesi, insanları tanımaya dair yeni ufuklar açılabilme durumu filmin verdiği mesaj belki de. Ne oradayken “buralı hissettirilmek”, ne de buradayken “oradan geldi” denmek var olmalı. Sıradan insanların geçmişinin, alışkanlıklarının ve yaşamlarının ellerinden alındığı, özlem ve hüzün dolu bir olayın okul sırasında bir çocuğun omuzlarına bindirilmesini anlatıyor her şey. Bir akşam ise, her şeyi söylüyor aslında çocuk; “Sizin geçmişiniz var, doğdunuz ev, insanlar. Benim hiçbir şeyim yok. Arkadaşlarım da olmasın mı?”

Kahkahanın ve gözyaşının bir arada bulunabildiği sayılı filmlerden birisi söz konusu kısacası. Mübadele’nin insanlar nazarında yıllar boyu yalnızca tarih kitaplarında rakamların, sıfırların değişimi demek olduğu bir memlekette bir göçmene, farklıya, ötekiye “Gavur” demeyi bir kez daha düşünür izleyen insan belki, eğer diyorsa. İnsanın ne kadar kötü olabildiği ve ulus, inanış zırhı altında tahammül sınırını ne denli zorladığını da, bilhassa şu tümceyle düşünmeli: “Akrep bile insanın insana ettiğini etmez”. “Dedemin İnsanları”, bir saniyesi bile boşluğa mahal vermeyen, her diyaloğu dolu dolu, hayat dolu bir film.

26 Kasım 2011 Cumartesi

Rüya Sesli Kadın: Ane Brun



Aslında Ane Brun ile tanışmam, kendisini daha önce hiç dinlemediğim bir zamanda Salon’da konser vereceğini duymuş bulunmam ile başladı. Öteden beri duru sesli kadın vokallere ilgi göstermeye ve birer ikişer dinlemeye başlamıştım ve artık sıra Ane Brun’de olmalıydı. Konsere gitmeye karar verdikten yaklaşık 2-3 hafta sonra bileti aldım, şarkılarını dinlemeye başladım ve 25 Kasım’ı beklemeye koyuldum.

Sanki içine Dolores O’Riordan’ın da eklendiği en güzel kadın seslerinden oluşan bir karışımdı kulaklarıma ilk dolan. Gece dinleyebiliyordum, gündüz dinleyebiliyordum. Ne saatlere, ne gökyüzünün rengine, ne hava durumuna sıkıştırabildiğim, tamamen özgür ve rahat hissettiren şarkılarla tanıştım günden güne. Bilhassa İskandinavlar’ın o kendine özgü mütevazılığı, duygusallığı ve sıcaklığı her sözcükte dökülüyordu.

Böylece günler geçti ve tarih 25 Kasım’a dayandı. Haftalardır soğuktan kırılan İstanbul’un bir soğuk akşamı daha, konserden yaklaşık 1 saat önce Salon’daydım ve biraz da erken gelmenin avantajıyla kendisine pek yakın bir yerde konumlandım. Sahneden muntazaman uzun saçlı bir İskandinav abi geçip duruyor, çevremdeki kızlar arasında çok canlar yakıyordu. Hazırlıklar bitmek üzereydi ve insanlar dakikalar sonra rüya gibi anlar yaşayacaklarının kuvvetli inancındalardı sanki. Derken önce çellisti, klavyecisi ve davulcuları derken sahnede giyim anlamında pek mütevazı lakin güzelliği, duruluğu ve büyüleyiciliği anlamında eşsizliğini saklayamayacak bir durumda geldi Ane Brun.



Pek sakin bir giriş yaptı, Changing Of The Seasons ağırlıklı şarkılarla başladı. İlk birkaç şarkı, yalnızca şarkı söyledi ve sanki bir an hiç konuşmayacağını hissettim. Lakin çok geçmeden seyirciyle selamını verdi ve pek sıcak ses tonuyla geldiğinden ötürü ne denli mutlu olduğundan bahsederek başladı konuşmaya. The Puzzle, To Let Myself Go, Humming One Of Your Songs derken bir sakinleştirdi, bir an geldi dansa çekti hepimizi, ama muntazaman sevmek, yarım kalmak ve aşka dair gerçekliklerle doldurdu benliğimizi.

Fakat en çok da gülümsetti, kahkaha attırdı. Dakikalar ilerliyor, şarkılar birbirini izliyordu ve daha da döktü içini, bütün sıcakkanlılığıyla aramızda, gözlerimizin içindeydi sevgili Ane. Aslen Norveçli olup, yaşamının uzun yıllarını İsveç’te geçirdiğinden bahsederken elinde gitarı “Tromsö, Molde ve Türkiye” derken Türkiye’nin artık gitarın dışında kaldığını kahkahalarla izledik. Ve an geldi, “Oh Love”e geçmeden önce “I Won’t Believe”i kendisine, “Go on, believe”i bizlere bıraktı. “Utangaç olmamalısınız. Hem İstanbul burası. Utangaçlık?”



Ane Brun, beklenilen de güzel bir müzik ziyafeti yaşattı bu gece. Beklediğimden de çok şarkı, çok güzel şarkı dinledim. Yoğun ısrarlar karşısında, biraz da tatlı tatlı nazlanarak Big In Japan’ı da söyledi ve bisin ardından duygu yoğunluğu yüksek üç şarkıyla veda etti.

Netice itibariyle en çok da uzun zamandır bir insanı sevmemiş olduğunu hissedebilir insan bu gece yahut bu sesin var olduğu herhangi bir yerde sürekli bulunma isteğini. Ane Brun kalplerde güzel bir iz, kulaklarda huzur ve ruhlarda özlem bırakarak eşsiz bir gece yaşattı Salon izleyicilerine. Rüya gibi bir sesle, rüya gibi bir gece yaşandı. Rüya bitti, herkes uyandı…